Dosya KonusuRamazan

Ramazan Güreşleri – IX

Bu makaleyi 21 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Oğuzhan Murat Öztürk

Sami Karayel’in En Meşhur Türk Pehlivanları kitap serisi Türk pehlivanlarıyla alakalı yapılmış ilk çalışma olma özelliğine sahiptir.[1] Kel Aliço ile başlayıp Kızılcıklı Mahmut’la nihayete eren bu seride Sami Karayel, amansız hastalığının pençesinde iken Kurtdereli Mehmet eserini kaleme almıştır. Bu çalışmanın diğerlerinden göze çarpan bir farkı vardır. Kel Aliço’dan Koca Yusuf’a Adalı Halil’den Yürük Ali’ye tüm pehlivanları yere göğe sığdıramayan Sami Karayel sıra Kurtdereli’ye geldiğinde kınından çıkmış bir kılıç gibidir. Aslında sözlerine Kurtdereli’yi överek başlamıştır usta kalem:

“Kurtdereli’nin güzelliği marûftur. Karakaş, kara göz, kara bıyık, beyaz ve muntazam yüzüne pek yaraşırdı. Bir metre doksan santimden biraz fazla olan boyu, geniş omuzları, düzgün ve vâsi [geniş] göğsü, mütenasip [orantılı] vücudu, Kurtdereli’yi tam bir erkek güzeli olarak kadınları meclûp [hayran, tutkun] edecek halde idi.

Kurtdereli, ahlaken tamamıyla eski pehlivanlarımıza benzerdi. Hayatı müddetince eski pehlivanların ananelerine sadık kaldı. Güreş kovduğu müddetçe sigara, içki, suistimal nedir bilmedi. Kurtdereli’nin Avrupa hayatı da düzgün geçmiştir. Koca Yusuflar gibi o da ecnebilere kendini sevdirmiştir”. Fakat daha sonradan Kurtdereli’nin namlıya sayfalar boyunca menfi cümleler yazmıştır. Öyle ki kitabın sonunda Ahmet Halit Yayınevi şu notu düşmek zorunda kalmıştır:

“Türk sporu için büyük bir kıymet olan Sami Karayel’i geçen sene kaybettik. Sağlığında bize hazırladığı “Türk Pehlivanları” serisinden bu kitabı ancak onun ölümünden sonra basmak nasip oldu. Rahmetli Karayel, bu kitapta biraz hislerine mağlûp olmuştur.[2] Fakat onun ruhunu incitmemek için biz kitabın aslına sadık kalarak bir kelimesini bile değiştirmedik. Şu kadar ki bu hususta kendisi ile aynı fikirde değiliz. Atatürk’ün Devri’ne yetişmiş bu kahraman güreşçimiz için biraz mübalağa bile edilmiş olsa ne zararı var? Onun da ruhu şâd olsun!..”

Sami Karayel’in Kurtdereli ile alakalı yazısında Taksim’deki Ramazan güreşlerini de es geçmesi düşünülemezdi. Söze

“Kurtdereli Mehmet, Çaya’nın kolunu incittiği için güreş, usûlen beş dakika tatil edilmişti. Çaya, beş dakika sonra meydana gelmişti ve tek kol ile Kurtdereli’yi tutacağını söylemişti. Alafranga güreş usûlüne nazaran Çaya’nın hareketi makuldü. Hakem heyeti de tek kolla hasmını tutmasına müsaade etmişti.

Bu karar, Kurtdereli’ye söylendiği zaman o, şöyle mukabelede bulundu -Ben, bu güreşte bulundum vakaya şahidim-:

  • Ben, bu hale gelmiş, zebûnlaşmış [zayıf düşmüş] adamlarla tutuşmam. Tek kol ile hasım tutmaya tenezzül etmem.

Kurtdereli, alafranga güreş usûllerini bilmese de bunu yapmamalı idi. Kurtdereli, pekâlâ bilirdi ki yağ güreşinde de böyle şeyler olur. Hasmın kolu veyahut ayağı incinir, fakat hasım eksik uzuvla yine güreşe devam eder. Çünkü birbirini incitmekle meydanı terk etmek mağlûbiyet olduğunu bilir.

Böyle haller vukuunda karşısındaki hasım da:

  • Ben, böyle yarı adamla güreşmem, Bu, manasız olur. Çünkü hasmı yarı uzvundan eden ve o hale koyan kendisidir. Galip olarak hasmı kırmış demektir. Kaza olarak kırmak başka, usûlsüz bile bile kırmak başkadır.

Bir hasım, hasmını herhangi bir oyuna alır ve usûlü dairesinde hiç hata etmeden o oyunla hasmını çevirirken bir tarafını incitebilir. Hasım, mukavemetsiz ve zora tahammül edemeyecek derecede ise tabiidir ki kırılır da incinir de…

Böyle zorlar karşısında hasım tarafın yapacağı yine güreş usûlüne nazaran tek bir şey vardır: “Pes emek…” Ha! Pes etmeyip de dayanıyor, inat ediyorsa bu cihet kendisine aittir” diyerek başlayan Karayel nihai fikrini şu şekilde ortaya koymuştur:

“Macar Çaya ile Kurtdereli’nin Taksim güreşinde manasızlık vardır.”[3] İlerleyen sayfalarda “Belki de Çaya’nın kolunun incindiği yalandı” diyen Sami Karayel ağzındaki balayı şu şekilde çıkartacaktı:

“Ben Taksim güreşini, böyle bir dalavere addediyorum. Çaya, kolum incindiği halde tek kolla güreşirim diye Kurtdereli’ye meydan okumuştu.

Kurtdereli de:

  • Ben, çolak ve eksik adamla güreşmem, diye meydandan çekilmişti. Bu, ikinci bir maç hazırlamak için yapılmış bir tertip olabilir.”[4]

Çaya ile Kurtdereli güreşinin farklı anlatımları da mevcuttur. İsmail Habib Sevük’ün Türk Güreşi kitabında Sakallı Celal ve Cemal Yavuz’un ağzından güreşi şu şekilde anlatmaktaydı:

“Çaya şirretler şirreti bir şey. Kurddereli’nin karşısında boyuna ringin dışına kaçıp duruyor. O kaçar, bizimki kovalarken, nihayet Kurddereli punduna getirip yakalar yakalamaz kaldırarak Çaya’yı, sirkin düz kısmındaki ön sırada oturan Hergeleci İbrahim pehlivanın kucağına doğru: “Al usta, senin olsun bu!” diye bir çuval gibi fırlatıverdi.

Sonrasını Cemal Yavuz’dan dinledim: O hadisede Çaya’nın kolu sakatlandığı için doktor güreşmesini meneder. Çaya bundan faydalanarak yenilmediğinde ısrar edip tekrar güreşmek istediğine dair yaygaraya başlayınca Kurddereli: “Biz Türküz, yaralı olunca domuza bile kurşun atmayız, der demez koca sirki bir alkış tufanı kaplar.”[5]

Gazeteci Ali Gümüş’ün, “Türk güreşini hurafelerden arındırmıştır” dediği Habip Sevük’ün kitabında tartışmalı güreşin tek anlatımı bu değildir. Eski güreş hakemlerinden ayrıca yazarlık mesleğini de icra etmiş olan İrfan Dergin güreşi Sevük’e yolladığı mektupta şu şekilde anlatmaktadır:

“İrfan Dergin’in İzmit’ten yolladığı mektupta, bütün bir Ramazanlık güreşlerin en heyecanlısı olan “Kurddereli-Çaya” maçı şu yolda anlatılıyor:

Çaya Kurddereli’nin karşısında çok temkinli güreş tutuyordu. Sıkıştıkça minderden kaçıyor, Kurddereli bir aralık bir göğüs çaprazile Çayayı minder kenarına yıktı. Çaya altta, o vaziyetle minder ortasına gelmeleri için düdük çalınınca Çaya sağ kolunu aşağıya doğru sarkıtarak kıvranmaya başladı. Bütün halk hep bir ağızdan “yalan, yalan” diye bağırıyor. Direktör Çaya’yı muayene edip güreşin başka güne bırakılması lazım geleceğini söyleyince halk yine bağırarak: “Doktor muayenesi lâzımdır” dedi. Hiç unutmam. Doktor Hikmet Bey namında bir zat, yanma iki doktor daha alarak, Çaya’yı muayene ettiler. Üç doktor neticeyi halka ilân etti: “Hiçbir şeyi yoktur, güreşe devam edebilir.” Bunun üzerine Çaya bir kolu vücuduna yapışık, diğer kolunu uzatarak güreş vaziyeti aldı: Kurddereli: “Ben tek kollu adamla güreşmem” dedi, işte o gece Kurddereli’nin Cihan pehlivanlığı ilân edildi.”[6]

Ne var ki bu güreş üzerindeki sır perdesinden tek kuşkulanan Karayel değildir. Ramazan Güreşleri serimizin asıl membaı büyük ustamız Âtıf Kahraman da bu güreşlerden pis kokular almaktadır.

Bu güreşle ilgili mütaalası şu şekildedir:

“Kurtdereli de danışıklı güreş mi yaptı? Sorusuna karşılık onun daha önce Avrupa’da yaptığı ve beceremediği greko-romen güreşindeki yeteneğini de göz önüne alırsak maalesef yapmıştır demek zorundayız. Ancak, şu kadar ki, Türk seyircisinin Kurtdereli’yi ne kadar çok sevdiğini bilen Artidi ve Çaya, İstanbul’da ve Türk seyircisi önünde (38) yaşındaki[7] Kurtdereli’yi bu güreşlerde güreşmeye ikna edebilmek için önceden yenilmeyeceğine güvence vermiş olması kuvvetle muhtemeldir.”

Kahraman’ın bu iddiasını tahkim edecek yabana atılmayacak bir delili de yok değildir:

“Kurtdereli ile 22 Ekim Pazartesi gecesi güreşip kolum sakatlandı diye güreşi başka bir geceye bırakmaya çalı­şan Çaya’nın 24 Ekim Çarşamba gecesi İzzet ile güreş­mesi sakatlanmanın sahte olduğunu ve bu güreşlerin ta­mamen para kazanmak amacıyla danışıklı yapıldığını kanıtlar.”[8]

Adeta bir esrar perdesi halini alan ve tarafımızdan adeta bir dedektif titizliğiyle takip edilen bu dosyadaki esrar perdesi 1949 yılında Refi Cevad’ın “Kurtdereli’ye gelince, bence hiç de makbul bir pehlivan değildi. Macar Çaya ile güreştiği zaman hasmını -Hintli Gulam’a yaptığı gibi  kolunu çıkarmamış olsaydı, yenileceğine şüphe yoktu” şeklinde yazması üzerine ünlü yazara cevaben bir yazı kaleme alan Taksim’deki Ramazan güreşlerinde hakem olarak görev yapan Celal Davut Arıbal’ın yazdıklarıyla açığa kavuşacaktır.

Celal Davut Arıbal 1954 yılında vefat edene kadar keyifli üslubuyla pehlivan yazıları kaleme almakla kalmayacak ayrıca Türkiye’de arıcılığın gelişmesine olan katkılarıyla da öne çıkacaktır. Bir zamanalr güreşte yapmış olan ve kendisinin Bulgaryalı Celal olarak bilindiğini söyleyen Arıbal’ın yazılarının son derece mübalağalı bölümleri olduğunu da söylemeden geçmeyelim. İşte 1910 yılının hakem heyetinde bulunan Celal Davut Arıbal Kurtdereli ile Çaya güreşinin esrar perdesini aralayacak isimdir.

1949 yılında yazdığı bu yazıyla Ramazan güreşlerinin en meşhuru olan Kurtdereli-Çaya güreşinin perde arkasında yaşananları Arıbal şu şekilde anlatıyor:

“Fakat 1910 – 1326 senesinde Kurtdereli kırk beş yaşında, artık güreş çağı geçmiye başlamıştı. Artık ihtiyarlığa, çökmeğe yüz tutmuştu. Hele Çaya gibi pehlivanları yenmek değil, o gibilerin karşısında uzun müddet dayanması bile hemen hemen imkânsız gibiydi. Nitekim Paravanof ve Müller güreşlerinde bizi tehlikeli anların heyecanlarını geçirtmişti. Hele Müller’in bir elense ile çökertmesi bizi de az daha masadan fırlatacaktı.

Çaya müthiş bir pehlivan olmakla beraber pehlivanlığının – yaş  ve enerji itibariyle – en hızlı devresinde bulunuyordu. Bu sebeple bütün pehlivanlık hayatına yalnız yurdumuzda değil, yurt dışında da tâ Amerika’lara kadar namı söylenmiş bir kahramanımız olan Kurtdereli’yi, o günkü durumunda Çaya’nın karşısına dikerken biraz düşünmek gerekiyordu. Çünkü bu büyük pehlivanımızın namı, şan-u, şöhreti ve bunca yıllık şerefi mevzuu bahisti. İşi bir tatlıya bağlamak, Kurdun şerefini kurtarmak lâzımdı.

Kurt’un Çaya’ya mukavemeti meselesi bizi endişeye düşürüyordu. O zaman Beyoğlu mutasarrıfı Muhittin Bey galiba binbaşı idi. Bu zat bilâhare general oldu, Kahire Sefiri oldu, ve Milletvekili iken vefat etti. Muhittin Bey bana endişesini söyledi. Bu endişe bende de vardı. İşi idare etmek lâzımdı ama bu idare hakem masasından yapılamazdı.

Buna bir çare aramak üzere Muhittin Bey, iki aziz dostu ile konuşmaya girişti. Bunlardan biri ıstablı âmire müdürü Yarbay Şeref ve diğeri de bizim Aka Gündüz’ün kayınpederi Albay Doktor Arif Beylerdi. Muhittin Bey’in makamında toplandık, düşündük, taşındık ve kararımızı verdik.

Muhittin Bey Çaya’yı çağırttı. Kurtdereli ile yapacağı bu güreşte alacağı vaziyetin tâyinini istedi. İşin şakaya gelir tarafı yoktu. Hele Çaya hiç şakaya gelecek adam değildi. Binaenaleyh güreşi burada mükellef bir neticeye bağlamak icab ediyordu. Fakat Çaya yenilmiye razı olmuyordu. Çaya’yı karşımıza oturttuk. Uzun uzun konuştuk. Nihayet şu karara vardık: Çaya mümkün olduğu kadar güreşi uzatacak, sonra hernangi bir vesile ile güreşten çekilecek, Kurtdereli’nin galibiyeti ilân edilecek ama, bu fedakârlığa mukabil beş yüz altun mükâfat ile kemer Çaya’ya verilecek.”[9]

Güreşin sona erme şekli de usta yazar tarafından şu şekilde kaleme alınmış:

“Kurtdereli Çaya’yı birdenbire arkadan çapraza aldı. Çaya hem Kurt’un çaprazım sökmeğe çalışıyor, hem de minderin üzerinde dört dönüyordu. Böylece beş altı defa döndükten sonra Kurt daha ziyade yüklendi.

Seyircilerin heyecanı yine birdenbire son haddini buldu ve feryatlar

başladı:

— Haydi arslan!

— Çengelle vur yere!

Kurt tekrar yüklendi ve Çaya yere, fakat pistin yanına düştü. Meydan hakemi:

— Ortaya… diye bağırdı.

Kurtdereli oyununu almak üzere ortaya geldi. Fakat.. Çaya düştüğü yerden kalkmadı. Uğunuyor:

Kolum incindi!

diye bağırıyordu. Yanına gidip Çaya’yı kaldırdım. O, halkın duyabileceği bir sesle:

— Artık güreşemem, dedi.

O böyle söylüyordu ama, biz kolay kolay yakasını bırakır mıyız İşi tevsik etmek lâzım. Seyircilere hitaben:

— İçinizde bir doktor var mı? dedim.

— On sırada oturan Albay Arif Bey fırladı geldi.

Ben Doktor Miralay Arif dedi. İstediğiniz nedir?

Doktordan Çaya’yı muayene etmesini ve neticeyi bize bildirmesini rica ettim. Arif bey biraz da mütebessim Çaya’yı muayene etti. Kolu-nu aşağı yukarı hareket ettirdi. Her harekette Çaya, bir aktör gibi suratını ekşitiyor, ve ofluyordu.

Arif Bey neticeyi söyledi:

— Kolu, kuvvetinden yüzde otuz kaybetmiştir. Bu vaziyette güreşemez ve güreşmesi de doğru değildir. Bunu Çaya’ya söyledik. Ne cevap verse beğenirsiniz?

— Ben tek kolla da güreşirim!

Umumi bir gülüşme arasında Kurtdereli de Çaya’nın bu sözüne şu cevabı verdi:

— Ben tek kollu pehlivanla güreşemem.

Münakaşalar başladı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Bu gürültüler arasında yine Çaya’nın sesi yükseldi:

— Birkaç gün istirahat edeyim, yine tutuşalım.

Olurdu, olmazdı münakaşaları devam ederken hakem masasındaki çıngırağı elime aldım. Herkes sustu. Son ve kati sözü söyledim:

— Olamaz Çaya, dedim. Bu gece bu güreşin sonu alınmalıdır. Ya güreşir, ya çekilirsin.

Çaya da son sözünü söyledi:

— Hayır, güreşemem.

Hakem heyeti kısa bir müzakereden sonra hükmünü verdi:

— Çaya mağlûptur.

Heyecan ve helecandan titriyen bir sesle, güreşten çekilen Çaya’nın mağlûbiyetini ilân ettim.”[10]

[1] Bu çalışma tarafımızdan güncel kaynaklarla karşılaştırmalar yapılarak yayına hazırlanmıştır. Pek yakında Ötüken Neşriyat’tan neşredilecektir.

[2] Sami Karayel’in Kurtdereli Mehmet için diğer pehlivanlardan farklı, yer yer garezkârâne diyebileceğimiz bir uslup tercih ettiği bir vakıadır. Ölümcül hastalığının son demlerinde bazı hafıza problemleriyle mâlûl olduğu gözden kaçmayan bu usta yazarın, kalemini alışık olmadığımız bir öfkeyle bilemesinin sebeplerinden birisi çeşitli mecralarda Kurtdereli için Cihan Pehlivanı ve namağlup gibi ifadelerin yalan yanlış kullanılmasıdır. Ancak kanımızca Karayel’in Kurtdereli’ye öfkeli olmasının asıl nedeni Petrof’la yaptığı güreşte olduğu gibi danışıklı güreş işlerine alet olmasıdır. Pehlivanlık ruhuyla bağdaşmayan bu tür davranışlar Türk’ün yüksek seciyesine uymadığı gibi pehlivanlık gibi dualı bir Ata Sporu için de nakisa teşkil etmektedir.(Haz.)

[3] Sami Karayel bizzat şahit olduğu güreşin sonucunu “Kolu kırılan Çaya, tek kolla Kurtdereli ile güreşmek istediği halde Kurtdereli’nin Çaya’yı tutmaması dolayısıyla Avrupa şampiyonluk kemeri Çaya’da bırakılmıştır” diyerek açıklasa da hastalığın pençesinde olduğu bu dönemde çok sayıda çelişkili görüşe yer verdiği bir gerçektir.

[4] Sami Karayel, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Ahmet Halit Kitabevi,

[5] Bknz. İsmail Habib Sevük,Türk Güreşi, Garp Âlemindeki Kasırga, Ocak Matbaası, İstanbul, 1949, s. 250.

[6] Bknz. İsmail Habib Sevük, Türk Güreşi, Garp Âlemindeki Kasırga, Ocak Matbaası, İstanbul, 1949, s. 252-253.

[7] Bazı eserlerde Kurtdereli’nin doğum tarihi 1864 olarak kaydedildiğinden Taksim güreşi sırasında yaşı 47 olarak verilmektedir, Atıf Kahraman bu tarihi 1872 olarak verdiği için burada yaşı 38 olarak hesaplamış oluyor. Mezar taşında ise 1865 tarihi yazılmıştır.

[8] Bknz. Âtıf Kahraman, Cumhuriyete Kadar Türk Güreşi C. 1, Kültür Bakanlığı Yayınları,  Ankara, 1989, s. 378.

[9] Celal Davut Arıbal, “Kurtdereli Mehmet”, Zafer Gazetesi, 14.06.1949, s.4.

[10] Bknz. Celal Davut Arıbal, “Kurtdereli Mehmet”, Zafer Gazetesi, 15.06.1949, s.4.

Comment here