CumhuriyetİncelemeSiyasal Bilimler

İdi Amin Özelinde Diktatörlük

Bu makaleyi 32 dakikada okuyabilirsiniz

 

Hazırlayan: Fatih Oğuz

Kara kıta Afrika, hiç kuşkusuz dünyanın en tâlihsiz coğrafyalarının başında geliyor. Sömürünün, varlık içinde yokluğun, iç savaşın, diktatörlerin, terör örgütlerinin, eğitimsizliğin ve sefâletin pençesinde kıvranmaya devam ediyor ve bu yazının konusu olan kişi, kıtanın en güç koşullara sâhip ülkelerinden Uganda’ya, en karanlık günlerini yaşattığı ve sekiz yıllık iktidarı boyunca 300 bin insanı katlettiği iddia edilen diktatör İdi Amin. 

Türk Dil Kurumuna göre “diktatör” kelimesi, Fransızca dictateur’den gelmekte ve ilk anlamı, “bütün siyâsî yetkileri kendinde toplamış bulunan kimse”. İkinci anlamı ise “zorba”. 

İdi Amin, toplumun en alt tabakasından gelerek iktidarı ele geçirdi. Çılgınlık derecesine varan bir şiddet uyguladı ve bununla rakiplerinin kalbine târifi güç bir korku saldı. Sergilediği tüm vahşete rağmen milyonlarca Ugandalı’nın, özellikle de yoksul sınıfın sevgisini kazanmayı bildi fakat sonuçta ülkesini mahvolmuş bir şekilde bırakıp kaçmak zorunda kaldı. 

İdi Amin darbeyle, tarihin gördüğü en korkunç diktatörlerden biri olan Adolf Hitler ise seçimle başa gelmişti ve sırtını, kendisini çılgınca destekleyen Alman halkının çoğunluğuna yaslamıştı. Hitler bu yönüyle âdetâ sandıktan her gâlip çıkanın haklı, doğru ve iyi olmayabileceğinin kanıtıydı. 

Diktatörler yirminci asra damgalarını vurdular. Farklı milletlere mensuptular, farklı kültürlerden geliyorlardı fakat neredeyse hepsi, hemen hemen aynı yöntemleri kullandılar ve bugün onların izinden gidenler dahi, bilerek ya da bilmeyerek aynı ya da benzer metotları uygulamaktalar. 

Diktatörlerin -ve özelde İdi Amin’in- iktidarlarını devamlı kılabilmek için kullandıkları başlıca yöntemler şunlardır: 

1 – İktidarı kaybettiği takdirde, ülkedeki her şeyin mahvolacağı hatta devletin yıkılacağı propagandası yapılan, kutsanan ve alenen Tanrılaştırılan bir önder kültü yaratmak, 

2 – Yalana, iftiraya, saldırıya ve kutuplaştırılan toplumda kendi taraftarlarına yönelik sürekli olarak daha iyiyi vaad etmeye dayalı yoğun propaganda, 

3 – Seçkin sınıfı kontrol altına alma ve muhaliflerini türlü yollarla saf dışı bırakma, 

4 – Destekçilerini kenetlemek adına ortak bir düşman yaratma, 

5 – Yasama, Yürütme, Yargı erklerini etkisizleştirmek, 

6 – Devleti, polis devleti haline getirerek, “devlet terörü” hâlini alan etkin şiddet kullanımı, 

7 – Liyâkatin yerine sadâkati koymak 

8 – İktidârının devamını sağlamak ve suçlarını örtmek maksadıyla dini ve milli duyguları istismar etmek. 

 

Başkenti Kampala olan Uganda, 1952 yılında henüz emperyalist Büyük Britanya İmparatorluğu’nun pek çok sömürgesinden yalnızca biriydi ve yirmi dört yaşındaki İdi Amin’in yükselişi, Britanya’nın Doğu Afrika’daki seçkin askeri birliği, Afrika Kraliyet Tüfekli Birliği’ne katılmasıyla başlayacaktı. Bu ordu, onun kişiliğinin şekillenmesinde büyük öneme sahipti. İngiliz yönetimi, sömürgelerindeki düzeni sağlamak ve kendi egemenliklerini korumak için İdi Amin gibi bedensel açıdan güçlü bireyleri mevzubahis orduya dâhil etmekteydi. 

Tarihte, hür kabile halklarının ve krallıkların toprakları olan Uganda, 1894’ten bu yana İngiliz emperyalizminin hakimiyeti altındaydı. En verimli topraklarına İngiliz göçmenler yerleştirilmiş ve sömürgeciler, ülkenin devasa büyüklükteki tabii kaynaklarını istedikleri şekilde kullanmaktan çekinmemişlerdi. Buna mukabil yerli halk, neredeyse hiçbir siyasi ve ekonomik güce sahip değildi. Sömürgeciler, beyazları siyahlardan üstün kabul ediyor, Afrikalıları iptidai varlıklar olarak görüyor, daha açık anlatımıyla onların insan olduklarını dahi düşünmüyorlardı. Onların, kendi kendilerini idare edebilecekleri fikrine fersah fersah uzaktılar. 

İdi Amin, işte böyle bir toplumda büyümüştü. “Kagwa” adlı önemsiz bir kabileye mensuptu fakat ülkeden kaçışının ardından işine yarayacak olan bir özelliğe sahipti. Bu özellik onun ülkenin Müslüman azınlığına mensub olmasıydı. Sömürge ordusunun kuralları gereği, siyahi bir yerli olarak İdi Amin’in ulaşabileceği en yüksek rütbe ancak ve ancak “astsubay kıdemli başçavuşluktu fakat asla teğmen rütbesine terfi edemez yâni subaylığa geçiş yapamazdı. Bilindiği üzere modern ordularda hayati kararlar alabilmek için komuta kademesine dâhil olmak gerekir, bunun için de öncelikle subay statüsüne erişmek gereklidir. 

Tüm bu menfi durumlara rağmen İdi Amin, önündeki her engeli aşmak ve olabildiğince ilerlemek hususunda oldukça kararlı ve rakiplerinin zannettiğinden çok daha akıllıydı. Atletik bir yapıya sahipti, nişancılığı mükemmeldi. Ordu içinde acımasızlığı ve gözü karalığıyla nam salmıştı. İyi asker olabilmek için baş koşulun acımasız olmaktan geçtiğine inanıyordu. Öyle ki çocukluk devresinde bile çevresindeki diğer çocuklara şiddet uygulamıştı. Doğuştan gelen bir hırs ve hırçınlığa sahipti ve bu onun en büyük silahıydı. İngiliz sömürge ordusunda, şiddeti iki tarafı da kesen bir kılıç gibi kuşanarak, kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmayı öğrenmişti ve tek adamlık yolunda her gerektiğinde başvuracağı bu silah, onun ve yüz binlerce masum insanın kaderini doğrudan etkileyecekti. 

1953 yılına gelindiğinde İdi Amin, terfi alma fırsatı yakaladı. Uganda’nın komşusu olan Kenya’da, gitgide yayılma tehlikesi bulunan bir isyan baş gösterdi. “Mau Mau” olarak bilinen ve sömürgecilerin baskısından bıkarak güç birliği yapan kabileler, İngilizlere ait mülklere arka arkaya saldırılar düzenliyor ve bu saldırılarda pek çok beyazı katlediyorlardı. Emperyalistlerin Kenya’ya iskan ettiği nüfus, artık diken üstündeydi ve hazırlıksızdı. Çünkü daha önce böyle bir durumla hiç karşılaşılmamıştı. Erkekler hatta ev hanımları bile bellerinde silahlarla gezmeye başladılar. Durum emperyalistler açısından günden güne daha sıkıntılı bir hâl alıyordu. İngilizler hemen harekete geçti. Emir çok netti: Her ne pahasına olursa olsun isyan bastırılacaktı. 

İngilizler, harekatlarda en seçkin askerleri vazifelendirdiler ve elbette onbaşı İdi Amin de o askerlerden biriydi. Üstelik onun birliği, Mau Maularla çatışmaya giren ilk sömürge birliklerindendi. Hakları ve halkları için savaşan direnişçilerin karşısında yer alan İdi Amin, sömürgecilerin safında âdeta bir canavara dönüşmüştü. Ne kadar iyi bir savaşçı olduğunu, yürümenin bile güç olduğu Kenya ormanlarının en zorlu noktalarında gerçekleştirilen gece devriyelerinde Mau Maularla girdiği ve gâlip çıktığı çatışmalarla kanıtlayacaktı. İsyankâr Mau Maulara karşı sergilemiş olduğu vahşet, efendisi İngilizler tarafından takdirle karşılanıyordu. Bu korkunç merhametsizliği, kendi halkını da sömüren İngilizler’den öğrenmişti. Çünkü “Batı Medeniyeti”nin temelinde yatan, “büyük balık küçük balığı yer” düşüncesiydi. Mau Mau operasyonları sâyesinde rütbesi yükseliyor, saygınlığı artıyordu. İnsanların, korkmadıkları kişilere saygı duymayacağına dâir inancı, gün geçtikçe daha da kuvvetleniyordu. İdi Amin için her şey çok açıktı. Şiddet, her kapıyı açan bir anahtar, her sorunu çözen sihirli bir değnekti ve nihai hedefine ancak şiddetle erişebilirdi. 

1960’lara gelindiğinde on bini aşkın Mau Mau katledilmiş, binlercesi hapse atılmış, dehşet verici işkencelere tâbii tutulmuş ve isyan bastırılmıştı. Artık İdi Amin için yeni bir sayfa açılıyordu. Talih yüzüne gülecek ve sahada kazandığı kanlı prestij, onun diktatörlük yolunda sırtını yaslayacağı bir kale hâline gelecek, hayâlini dahi kuramayacağı rütbelere yükselme fırsatına erişecekti. Astsubay kıdemli başçavuş rütbesine ulaşmıştı fakat subay olmasına mevcut şartlarda daha evvel zikredildiği üzere imkan yoktu ancak 1960 yılına gelindiğinde hem İdi Amin’in hem de Uganda halkının kaderi bir anda değişti. Muhafazakâr Parti mensubu İngiltere Başbakanı Harold Macmillan, İngiltere’nin tüm sömürgelerine bağımsızlık vereceğini îlan etti. Bu haber, sömürge ülkelerindeki orduların yapısında da devrim niteliğinde değişikliklere yol açtı. II. Paylaşım Savaşı’nın ardından İngilizler, “Üzerinde güneş batmayan” imparatorluklarını olduğu haliyle muhafaza edemeyeceklerinin farkına varmışlardı. Bunun başlıca iki nedeni vardı. Birincisi, uzun ve ağır şartlarda gerçekleşen savaştan kaynaklanan iktisadi zafiyet, ikincisi ise uluslararası baskıydı. Uganda’daki değişim, İngilizler henüz çekilmeden başladı. -Aslında İngilizler yâhut diğer emperyalistler, hiçbir sömürgelerinden gerçek mânâda çekilmediler.- Ülkenin yeni başbakanını belirlemek adına demokratik seçimler yapılacak ve Afrikalı siyahi askerler ilk defa astsubaylıktan subaylık rütbelerine terfi edebileceklerdi. Nihâyet 1961’de sömürge ordusunun Ugandalı ilk iki subayından biriydi, o artık Teğmen İdi Amin’di. Uganda, takvimler 9 Ekim 1962’yi gösterdiğinde, Büyük Britanya’dan ayrılarak müstakil devlet statüsü kazandı. Bu sözde bağımsızlığa çılgınca sevinen milyonlar arasında İdi Amin’de bulunuyordu. Halk, geleceğe umutla bakıyor, baskıcı ve meş’um sömürgecilerden kurtuldukları için büyük bir mutluluk duyuyorlardı fakat elbette o günlerde hiç kimse, aslında yağmurdan kaçıp doluya tutulacaklarını bilmiyordu. Çünkü İdi Amin, çıtayı yükseltmiş ve gözünü ordu komutanlığına dikmişti. İngilizlerden sonra ülkede oluşan boşluğun farkına erken varmıştı. O günlerde Uganda’da yaşayan herkesten daha heyecanlı olan biri varsa muhtemeldir ki İdi Amin’di. Şartlar, müstakbel bir diktatörün önünü alabildiğine açıyor ve İdi Amin hedefine adım adım yaklaşıyordu. 

İdi Amin, yeni düzen kurulur kurulmaz kendisini amacına ulaştırabilecek tek kişiyle birlik oldu. Bu kişi, seçimle başa geçmiş olan Başbakan Milton Obote’den başkası değildi. Esasında zıt karakterliydiler fakat tarih, ortak çıkarın yâhut suç ortaklığının sarmaş dolaş ettiği kanlı bıçaklı düşmanları çokca yazmıştır. Obote okumuş, entellektül birikimi olan bir siyasetçiyken; İdi Amin askerdi, kuvvetli ve karizmatikti, alt rütbeli askerler arasında tartışmasız bir efsaneydi. Obote, henüz işin başındayken sırtını yaslayabileceği bir orduya muhtaç olduğunun farkındaydı. Haris ve istikbali aydınlık, saygın bir subay olan İdi Amin, onun gözünde otoritesini korumaya yardım edecek en uygun kişiydi. Başbakan Obote, İdi Amin’i üç yıl dolmadan Albay rütbesine terfi ettirdi, bununla da yetinmeyip ordu komutan vekilliği görevine getirdi. Artık iki kişilik güçlü bir ortaklık kurulmuştu fakat bir süre sonra ikisinin de sonunu getirebilecek bir sorunla karşı karşıya kaldılar.

Takvimler 1966 yılını gösterdiğinde, Obote’nin hükûmeti en güçlü rakibi Buganda Krallığı’ndan mukavemet edilmesi zor bir muhalefet görüyordu. Buganda Kabilesi; atalarının toprakları, ülkenin güneyinin kahir ekseriyetini içine alan büyük bir kitleydi. Uzun zamandan beri, daha çok güç ve özerklik istiyordu. Özerklikten bir sonraki durağın bağımsız devlet olduğunun bilincindeki Obote, Buganda Krallığı’na asla taviz vermek niyetinde değildi ancak işler gün geçtikçe sarpa sarıyordu. 

Buganda Kralı II. Kabaka Mutesa, bir yandan yoğun şekilde rejim değişikliği çağrısı yaparken, diğer yandan da Bugandalılar, Obote ve onun sağ kolu İdi Amin’i çok zor durumda bırakacak bilgilere vâkıf olduklarını ve tüm kirli ilişkilerini ortaya çıkaracaklarını iddia ediyorlardı ve bu iddiaların altı hiçte boş değildi. Çünkü İdi Amin, yaklaşık bir yıldır silahlı kuvvetlerdeki imtiyazlı durumunu kötüye kullanıyordu. Başbakan Obote’den aldığı destekle devasa bir kaçakçılık şebekesini faaliyete geçirmişti. Komşu ülke Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanan ve mezkûr ülkenin ormanlarında gerilla savaşı yürüten isyancılar ve paralı askerlere büyük miktarda silah ve mühimmat tedârik ediyordu. Bu yasadışı faaliyetlerinin sonucunda büyük meblağlarda nakit, altın, kahve ve fildişini kendi ülkesine taşıyarak hem Obote’yi hem kendini büyük bir servetin sâhibi hâline getirmişti. Bugandalılar için bu kaçakçılık faaliyetleri, Obote ve onun dayanağı olan İdi Amin’in indirilmesi için kâfi sebeplerdi. Buganda Kralı, Uganda hükûmetine karşı silahlı bir başkaldırı için gün saymaya başlamıştı. İdi Amin parasını, itibarını, gücünü yâni uğruna büyük mücâdeleler verdiği her şeyi yitirme ihtimâliyle karşı karşıyaydı. İki suç ortağı, geçen her sâniyenin îdam fermanlarına birer kelime daha eklediğini biliyorlardı. Vakit kaybetmeden işe koyuldular. Şafak vaktinde İdi Amin’e bağlı birlikler başkent Kampala’da bulunan Buganda Sarayı’nı yoğun şekilde bombaladılar. Pek çok Bugandalı isyancı öldürüldü ve Buganda Kralı ülkeden kaçtı. Suç ortaklarının, “kaçınılmaz kavgada ilk yumruğu atan taraf kazanır” stratejisi işe yaramıştı. Obote bu olayı, İdi Amin’in de desteğiyle kendi diktatörlüğünü kurmak için kullandı. Anayasayı askıya aldı, tüm muhalif parti ve organizasyonları gayr-i kânunî îlan etti. Halk böyle bir sonuç beklemiyordu ancak herhangi bir itiraz yükselememişti. Çünkü herkes gâyet iyi biliyordu ki muhalefet edenler, anında İdi Amin’in ordusunun gazabına uğrayacaktı. İdi Amin, bu hizmeti(!) karşılığında en büyük yükselişini yaptı ve doğrudan ordu komutanı oldu. Uganda’nın tartışmasız askerî önderi artık oydu. İngiliz sömürge ordusuna sıradan bir er olarak giren İdi Amin, artık ordunun tek hâkimi ve ülkenin en güçlü şahsiyetiydi. Ordu istisnâsız her diktatör için vazgeçilmez bir unsurdur ve eğer bir ordu, tüm varlığını ortaya koyarak darbe yapmayı kafasına koymuşsa onu engelleyebilecek herhangi bir sivil ya da silahlı kuvvet söz konusu değildir. Bu durumun en güzel örneği Mısır’da İhvan’ın darbesine karşı yapılan darbedir. Diktatör, doğası gereği halkına baskı uygulamak ve sergileyeceği yasal şiddet için muhakkak orduya ihtiyaç duyacaktır. Orduyu arkasına alamamış bir diktatörün ayakta kalabilmesi imkansızdır ve Ordu Komutanı İdi Amin, diktatör Obote’nin kendi başına aslında bir hiç olduğunu biliyordu. İdi Amin artık ne zaman ineceği belirsiz sıkılı bir yumruk, ne zaman patlayacağı belirsiz bir bomba gibiydi ve Obote’nin emirlerini uygulamak zorunda olmadığının bilincindeydi. Öte yandan onun İsrail ve İngiliz istihbaratlarıyla -Mossad ve MI6- geliştirdiği ilişkiler de Obote’nin dikkatinden kaçmıyordu. İdi Amin, kendi kökeninden gelen insanları örgütleyerek günden güne tabanını güçlendirme yoluna gidiyordu. Obote, kendi geleceği açısından zararlı faaliyetlerini öğrenmesine rağmen “ordu komutanı” sıfatını taşıyan İdi Amin’i doğrudan karşısına almaya cesâret edemedi. İşin ciddiyetinin farkındaydı. Eski dost, yeni düşman İdi Amin’i etkisizleştirmenin yollarını aramaya başladı ve Uganda iç istihbarat örgütüne orduyu izleme emri verdi. Ayrıca Uganda ordu komutanını gizlice izleyen, Obote’ye yürekten bağlı pek çok subay artık görev başındaydı. 1971 yılına gelindiğinde Obote, otoritesine karşı tehdit oluşturan ordu komutanını saf dışı bırakmak için yeterli güce ulaştığına ve ordunun büyük kısmını arkasına aldığına inanıyordu. İdi Amin, sâhip olduğu güce Obote sâyesinde erişmişti ve Obote artık ona verdiklerini geri almakta kararlıydı. Uganda diktatörü Milton Obote ve Uganda Ordu Komutanı İdi Amin arasında şiddetli bir iktidar mücadelesi gerçekleşiyordu. Obote, rakibini mat etmek için kusursuz bir plan yaptığını zannediyordu fakat evdeki hesap çarşıya uymayacak, Obote’nin hesâbı beklenmedik bir şekilde suya düşecekti. 

Milton Obote, 5 Ocak 1971’de Singapur’da yapılacak olan İngiliz Milletler Topluluğu toplantısında ülkesini temsil etmek adına yurtdışına çıktı ve kendisi yurtdışındayken orduya, İdi Amin’in “hükumeti devirmek” suçundan tutuklanması emrini verdi. Eski suç ortaklarından biri, diğerinin idam fermanını imzalıyordu fakat Obote’nin gözardı ettiği bir husus vardı, o da ordunun, komutanına olan bağlılığıydı. İdi Amin, ordu komutanı olduğu günden bu yana, kendisine onun için ölebilecek derecede bağlı bir ordu teşekkül etmek için canla başla çalışmış ve kısmen de olsa bunu başarmıştı. Obote’nin emri, İdi Amin’e bağlı alt rütbeli bir asker tarafından, görmemesi gerekenler görmeden ulaştırıldı. Her şey çok açıktı. Seçilmiş diktatör Obote, İdi Amin için darağacını kurmuş, az daha yağlı urganı boynuna geçirmek üzereydi. İlk yumruğu atmak sırası artık İdi Amin’deydi ve o yumruğun adı “darbe”ydi. 

İdi Amin, vakit kaybetmeden kendisine sâdık askerlerden müteşekkil birliklerle harekete geçti. Artık devrik diktatör Obote’nin evi İdi Amin’in tankçıları tarafından kuşatılmış ve başkent Kampala’da hâkimiyet büyük oranda sağlanmıştı. İdi Amin’in askerleri, hâlâ Obote’nin safında olan birkaç birlikle çatıştı. Bir gün geçmeden tüm karşı kuvvetler imhâ edilmiş ve Uganda olduğu gibi İdi Amin’in denetimine geçmişti. Diktatör Milton Obote, ülkesinden çok uzakta sâhip olduğu tüm gücü yitirmiş, ava giderken avlanmıştı. Obote, artık güneydeki komşu Tanzanya’da yaşamını sürdürecekti. İdi Amin büyük bir zafer elde etmiş ve iktidarı ele geçirmişti fakat Ugandalıların pek çoğu, ülkenin yeni idârecisine karşı kuşku duyuyordu. İdi Amin bu kuşkuyu yok etmek ve halkın sevgisini kazanmak amacıyla ülkenin dört bir yanına geziler düzenledi. İnsanların zihnindekileri görebiliyordu. Halkın ne zaman, ne işitmek istediğini biliyor ve onun istediği gibi konuşuyordu, zâten pek çoğuna göre siyâset, tam olarak buydu. Dün İngiliz sömürge ordusunun en gaddar askerlerinden olan İdi Amin, bugün İngiliz emperyalizminin kötülüğünden bahsediyor ve ateşli bir hürriyetperver, coşkun bir milliyetçi gibi görünerek halkın gönlünü fethediyordu. Sürekli olarak daha güzel bir gelecek vurgusu yapıyor, halkı hayaller kurmaya ve kendine inanmaya sevkediyordu. 

İdi Amin’in halk arasındaki sevilirliği demokratik sisteme dönüleceğine dâir verdiği sözlerle daha da katlandı. Yaptığı darbe, halk tarafından yeni bir başlangıç olarak algılanmaya başlanmıştı. Heyecan ve ümit hat safhadaydı fakat yeni koşullar İdi Amin’i bambaşka bir noktaya doğru hızla sürüklüyordu. Darbenin üzerinden henüz üç ay bile geçmemişti ki, İdi Amin verdiği sözlere rağmen tüm demokrasi ümidini yok etti. Uganda artık yeni ve bir öncekinden çok daha zâlim bir diktatörün pençesindeydi. Sonsuz ve denetlenmesi namümkün olan güç, pek çokları gibi İdi Amin’i de sarhoş etmişti. Böyle büyük bir gücü neredeyse her insanın yapacağı gibi kimseyle paylaşmak istemedi. Yoksul sınıf, yeni diktatörün hararetli savunucu durumundayken, bir kesim hâlâ ülkenin meşru liderinin Obote olduğu fikrinden hareketle etkin bir direniş sergiliyordu. Kendi yaptığı gibi bir darbeyle alaşağı edilmek ihtimâli İdi Amin’i korkutuyordu. Çünkü bir kez darbe yapıldığında yâni erki gayr-i meşru yollardan ele geçirdiğinizde, size de aynısı yapıldığı takdirde itiraz hakkınız yoktur. Çünkü çivi bir kez çıkmıştır artık. 

İdi Amin, eski başkan Milton Obote’yle ilintili olan üst düzey askeri ve sivil bürokratları kendi iktidarı için tehdit olarak algıladı. Obote’yle aynı akıbete uğramama hususunda kararlıydı. Kendi kurduğu diktatörlük rejimini onaylamayan herkesi imhâ etmek ya da sindirmek yolunu seçti ve bu amaçla yâni kendini ve rejimini dâhili tehditlere karşı güvenceye almak için bir gizli polis teşkilatı teşkil etti. 

İdi Amin, kendisine bağlı olmayanların yeni dönemde yaşama şansının dahi olmadığını zihinlere kazımak istiyordu ve bu hedef doğrultusunda Uganda’yı hakiki mânâda bir polis devletine dönüştürdü. Sivil ve askeri bürokrasinin her noktasında adamları vardı. Dahası sıradan halkın içinde bile pek çok casusu bulunuyordu. Gizli polisler, askeri birliklerden, sokaklardan ve evlerden gece gündüz ayrımı olmaksızın, sorgusuz sualsiz binlerce kişiyi tutukladı ve bunların neredeyse tamamı mahkemeye bile çıkartılmadan öldürüldü. İdi Amin’in başa geçişinin ilk yılında tahminlere göre devlet güçleri 12 bin insanı öldürdü. Kimi muhalifler, gizli polis hapishanelerinin soğuk hücrelerinde insanı insanlığından utandıran işkencelere tâbii tutuluyordu. Mahkumlara susuzluktan ölecek raddeye gelene kadar tuz yediriliyordu. Kaynar sulara sokuluyorlar, birbirlerini çekiçle dövmeye mecbur bırakılıyorlardı. Çünkü işkence, “makul bireyler” yaratma faaliyeti olarak görülüyordu. Kapsamlı bir işkenceden geçirilmiş muhalif, ya daha da bilenecek ya da açık veya gizli hiçbir şekilde muhalefette bulunmayacaktır. İdi Amin, ilk kısma dâhil olan azınlığı katlediyordu. İkinci kısımdakilerse muhalefet etme potansiyeli bulunanlara ibretlik vazifesi görüyorlardı. Artık Uganda’da yaşayan herkes, İdi Amin’e sadakatsizliğin karşılığının ne olduğunu çok iyi biliyordu. Halka açık idamlar, sık sık gerçekleştirilen bir nevi sosyal faaliyet hâline gelmişti. İdi Amin, “Uganda’daki herkes, askerler, polis ve halk, benim güvenliğimden sorumludur. Bana karşı bir şey planlayan birini duyarlarsa doğrudan polise rapor vermeliler” açıklamaları yapıyordu. Toplumun her kesiminden öldürülenlerin ardı arkası kesilmiyordu. İdi Amin, cesetlerin Nil nehrine atılıp, timsahlara yedirilmesi emrini vermişti. Sekiz yıllık iktidarı döneminde 300 bin insan öldürüldüğü tahmin edilirken, bu sayı Uluslararası Af Örgütü’ne göre 500 bin civarındadır fakat her şeye rağmen İdi Amin, yalnızca şiddet kullanımıyla devleti idâre edemeyeceğinin de farkındaydı. Üstelik uyguladığı şiddet halkta büyük bir patlamaya yol açabilir ve bir ayaklanma sonucu devrilmesi söz konusu olabilirdi. 1972 yılına gelindiğinde İdi Amin artık korku yerine cömertlikle halkın sadakatini kazanmak yolunu seçecekti. İnsanlara daha iyi bir yaşamın mümkün olduğunu göstermek istiyor ve bu yolla kendini ayakta tutacak popülariteye ulaşmak istiyordu. Bilhassa yoksul kesim, emperyalizm dönemlerinden bu yana derin bir sefâlete mahkumdu. Diktatörler, halkın kendi refahları için, diktatörlüğün yaşaması gerektiğine inanmasını sağlamaya yönelik stratejik adımlar atarlar. -Hitler’in, halkta bu inancı sağlamak için işsizliği 6 milyondan 1 milyona düşüren ekonomik politikalar geliştirmesi bunun bir örneğidir.-  İdi Amin de bu inancı sağlamak adına radikal bir adım attı. Siyahi Ugandalıları ilk kez iktisadi hürriyetle tanıştıracaktı. Üstelik aklındaki plan sâyesinde ortak bir düşman da yaratacaktı. İdi Amin için bu düşman, ülkeye 19. yüzyılda İngilizlerce sömürge ekonomisine yardım etmeleri amacıyla getirilmiş olan Güney Asyalılardı. İngilizler, Afrikalıların ticaret yapabileceklerine, işletme sâhibi olabileceklerine inanmıyorlardı. 1972’de yâni bağımsızlıktan on yıl sonra Uganda nüfusunun yalnızca yüzde birini teşkil etmelerine karşın neredeyse bütün Uganda ekonomisi Asyalıların tekelinde bulunuyordu. Ticari teşekküllerin yüzde doksanı onların elindeydi. İdi Amin bu tekeli kırarak, siyahilere güç ve refah verebileceğini düşünüyordu. Tüm dünyada tepki görecek bir hamle yaptı ve 5 Ağustos 1972’de yaklaşık 60 bin kişilik Asyalı nüfusun ülkeden sürülmesi emrini verdi. Asya kökenli Ugandalıların tüm işlerini ayarlayıp, işletmelerini kapatıp, başka bir ülkeye göç etmeleri için doksan günleri vardı. Avrupa basını, yaptıklarını tepkiyle karşılarken, kendi halkı ve birçok Afrika ülkesi onu siyahi haklarının savunucusu olarak kabul ediyordu. İdi Amin, gidenlerden kalanların büyük kısmını hortumladı, geriye kalan kısmını ise yandaşlarına dağıttı. Uganda’da yine evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Asyalıların gidişi, Uganda ekonomisini tam anlamıyla çökertti. Çünkü işletmeleri devralan Afrikalıların herhangi bir ticari deneyimleri yoktu. Asyalıların kurduğu küresel ticari zincirler bir anda paramparça olmuştu. İşsizlik olağanüstü bir artış gösterdi. Dükkanlar bomboştu. Yaşamsal malzemelere dahi erişilemiyordu ve İdi Amin’in hükümeti para kaybediyordu buna mukabil devasa ordusunun maliyeti çok yüksekti. 1978 yılına gelindiğinde ekonominin durumu daha da kötüleşti. İdi Amin’in yarattığı devasa ordunun bütçesi yetersizdi ve bütçe ile sadakat doğru orantılıydı. Komşu ülke Tanzanya’da sürgünde olan eski diktatör Milton Obote, Tanzanya ordusuyla berâber savaşmaları için kendisi gibi sürgün durumundaki binlerce Ugandalı isyancıyı örgütlemeyi başarmıştı. Saldırmak için en uygun zamanı bekliyorlardı ve uluslararası destek görüyorlardı. İdi Amin yine ciddi bir tehditle karşı karşıyaydı. Bu krizi de fırsata dönüştürebileceğini zannediyordu fakat aslında bu, sonun başlangıcıydı. Yine ilk saldıran o olacak, Tanzanya ordusunu etkisiz hâle getirecekti. Savaş açmak, otoriter yönetimlerin başarısızlıklarını perdelemek ve dikkatleri kötü giden ekonomiden bir nebze uzaklaştırmak amacıyla kullandıkları etkili bir araçtı. 

İdi Amin, ekonomik koşulları kötüleşen ve kendisini devirme ihtimali bulunan ordusuna somut bir hedef gösterdi: Tanzanya. Ekim 1978’de Uganda ordusu, güney komşu Tanzanya’yı işgal etti. Maaşlarını dahi alamaz durumdaki İdi Amin’nin ordusu, Tanzanya’da önüne çıkan her şeyi yağmaladı. İşgal sırasında hareket eden her şey kurşunlandı. Yaratılan tahribatın boyutu inanılmazdı. İdi Amin hedefine ulaştığını düşünerek zafer ilan etti fakat bu durum uzun sürmedi. Tanzanyalılar toparlanıp geri döndüler ve yitirdikleri tüm topraklarını yeniden ele geçirdiler. İdi Amin iki şeyi tanımıyordu ve bu, onun sonu olacaktı: Düşmanı ve kendi askerini. Tanzanyalılar sandığından daha iradeliydiler ve kendi askeri sandığından daha güçsüz ve yeteneksiz. 10 Nisan 1979’da artık Tanzanya birlikleri Uganda’nın başkenti Kampala’daydılar. İdi Amin, başkanlık sarayında kıstırılmıştı. Başlattığı savaşın, kendi açısından telafisi imkansız bir hata olduğu ortaya çıkmıştı. 11 Nisan 1979’da, muhaliflerin, onun gizlendiği yere yaklaşması üzerine askeri bir helikopterle ülkeden kaçtı. Tanzanya ordusunun bu zaferinin ardından milyonlarca Ugandalı kutlamalar yaptı fakat İdi Amin, geride binlerce ölü ve ekonomisi çökmüş bir ülke bırakmıştı. Bıraktığı acı izlerse silinebilecek gibi değildi. Milton Obote yeniden Uganda’ya dönerken İdi Amin, müslümanlığını kullanarak Suudi Arabistan’a sığındı. Sonrasında en az iki kadınla daha nikah kıydı ve Uganda’ya yaşattığı felaketlerin bedelini ödemeden 2003’te böbrek yetmezliği nedeniyle huzur içinde öldü. 

Sonuç olarak, onun Uganda’da yarattığı baskı kültürü bugün bile sürüyor. İdi Amin’den sonra gelenler de halkı kontrol edebilmek adına hep onu örnek aldılar. Bugün herkesin kendi zâviyesinden değerlendirdiği, kimilerinin kahraman, kimilerinin cânî îlan ettiği İdi Amin’in Uganda’ya bıraktığı miras tartışmasız şiddet ve baskı kültüründen başka bir şey değil. Diktatörsüz, huzur ve barış içinde yaşanılan bir dünya belki imkansız fakat hayali bile güzel ve bu hayal, uğruna canla başla mücadele edilmeye değer. 

 

İdi Aminlerin olmadığı bir dünyâda buluşmak dileğiyle… 

 

Yararlanılan Bazı Kaynaklar 

 

1- “Diktatörlerin El Kitabı; İdi Amin” – National Geographic 

2- “İdi Amin / ‘İngiliz malı’, ‘Uganda Kasabı'” – Tarkan Tufan – Gazete Duvar – 25.02.2018 

3- “Yamyam diktatör öldüren medya!” – Mustafa Yürekli – Haber7.com – 19.01.2007 

4- “Yamyam Despot Öldü” – Gazete Vatan 

5- “Diktatör İdi Amin Öldü” – Hürriyet.com.tr – 16.08.2003 

6- “İdi Amin Nasıl Yamyam Oldu?” – Ahmet Kavas – Anlayış Dergisi – Ekim 2003 Sayısı 

Comment here