Cumhuriyet

Ermenilerin Faaliyetleri Ve Tehcire Giden Yol

Bu makaleyi 16 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Ahmet Emir Dağdeviren

Selçuklu devletinin 1071 yılında kazandığı Malazgirt zaferi sayesinde Doğu Anadolu’daki Bizans direnişi yok edilmiş, bölgede Türklere karşı koyabilecek siyasi bir yapı kalmamıştır. Böylesi bir ortamda Bizans devletiyle aralarında büyük dini problemler[1] olan Ermeniler, Müslüman Türklere karşı sempatiyle yaklaşmışlardır. Selçuklu Türkleriyle Ermeniler arasındaki bu yakınlaşma Osmanlı döneminde de devam etmiş, Ermeniler Osmanlı’ya karşı olan sadakatlerinden dolayı “Millet-i Sadıka” olarak adlandırılmıştır.

Tanzimat Fermanı’ndan sonra genişleyen, gelişen ve modern bir görünüm alan devlet bürokrasisinde çok sayıda Ermeni, tercüman, maliyeci ve diplomat olarak görevlendirilmiştir.[2] Öyle ki Ermeni tedhişçilerin birçok defa terör eylemine kalkıştığı, isyan ettiği ve hatta padişaha suikast bile düzenlediği 2. Abdülhamid döneminde dahi bu durum fazla bozulmamış, Agop, Mikail ve Ohannes Paşalar gibi Ermeniler devletin kritik mevkilerinde görev yapabilmişlerdir.[3]

Ermeni meselesi ilk defa 1877-1878 yılları arasında gerçekleşen Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmıştır. Savaştan sonra imzalanan Ayastefanos ve Berlin antlaşmalarında Ermenilerin meskun olduğu vilayetlerde ıslahat yapılmasına karar verilmiş ve böylelikle Ermeni meselesi uluslararası bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Yine aynı şekilde savaştan sonraki dönemde Rusya Ermenileri ile temas eden Anadolu Ermenileri arasında dernekleşme, komiteleşme faaliyetleri başlamış çeşitli isimler altında cemiyetler kurmuşlardır. Bu cemiyetlerin en önemlileri 1887’de kurulan Hınçak ile 1890 yılında kurulan Taşnak cemiyetleridir. Bu cemiyetlerin doğrudan desteği ve kışkırtmasıyla başta İstanbul olmak üzere Erzurum, Merzifon, Sason, Zeytun, Van ve Adana’da olaylar çıkmıştır. Bu tedhiş hareketi öyle ileri gitmiştir ki padişaha suikast teşebbüsünde dahi bulunulmuş, Osmanlı Bankası basılmıştır.[4]

23 Temmuz 1909’da Anayasa’nın tekrar yürürlüğe girmesi olayları biraz yatıştırıp, diyalog yolunu açmışsa da bu ılımlı hava çok sürmemiş, Ermeni tedhişçiler kaldıkları yerden terör estirmeye ve silahlanmaya devam etmişlerdir. Nisan 1909’da Adana’da silahlı Ermeni çeteler Türk ahaliye saldırmış, devlet otoritesinden yardım göremeyen halk da kendini müdaafa etmiş ve Ermenileri püskürtmüştür. Hükümetin acziyetinden yararlanan Ermeniler 25 Nisan’da tekrar harekete geçmiş fakat tekrar püskürtülmüşlerdir. İki taraftan da bir hayli kayıp olmasına ve kargaşayı Ermeni tedhişçilerin başlatmasına rağmen mesele dünyaya Ermeni katliamı olarak aksettirilmiştir.[5] [6]

Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen önce, Ayastefanos ve Berlin antlaşmalarında yer alan Ermenilerin yaşadığı vilayetlerdeki reform planı İngiltere, Fransa ve Rusya tarafından tekrar gündeme getirildi. Bu plana göre Osmanlı’dan doğu vilayetlerindeki egemenlik haklarını büyük ölçüde Avrupalı müfettişlere devretmesi ve Ermeniler lehine ilerde bölünmeyle sonuçlanabilecek geniş reformlar yapılması isteniyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasını fırsat bilen Osmanlı hükümeti bu antlaşmayı yürürlüğe koymadı ve gelen müfettişlerin işlerine son vererek tekrar ülkelerine gönderdi.[7]

Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında Galata’da, Patrikhane bünyesinde, başta Taşnaksutyun olmak üzere toplanan komiteler çıkan “dış tesirlere aldanmadan, Osmanlı’ya sadık kalma” kararına uymayarak Osmanlı Devleti’nin seferberlik ilan ettiği 3 Ağustos 1914 tarihinden itibaren isyan hazırlıklarına girişmiştir.  Komiteler savaştan azami kazanç elde etmeyi planlıyordu. Bu bağlamda seferberlik çağrılarına uyulmamasını, savaş başladığında kamu binalarının, ordu ikmal hatlarının bombalanmasını ve en önemlisi Ruslar Türk sınırını geçtiği an isyan edilmesini istiyordu.[8]

Ermeni komitelerinin bu hareketliliği Türk makamlarının gözünden kaçmıyordu, nitekim 18 Eylül 1914 tarihinde Muş Mutasarrıflığından, Başkomutanlığa gönderilen istihbaratta Ermeni komitelerinin; “harp ilan edilene kadar sessiz ve itaatkar kalınmasını, harp ilan edilince ordudaki erlerin silahlarıyla beraber Rus tarafına geçmesini, eğer harp Türkiye’nin lehine devam ederse itaatin korunmasını, harp Rusya lehine devam ederse ilişkilerin koparılmasını ve isyan edilmesi” yönünde karar aldığını bildiriyordu.[9]

Nitekim 1915 yılına gelindiğinde Rus tarafına geçen Ermeni gönüllülerin sayısı 5 bine kadar ulaşmıştı. Ermeni gönüllülerin sayısı, coşkusu ve faaliyetleri şüphesiz biraz abartılı da olsa Taşnakçıların Mayıs 1923’te Sosyalist Enternasyonal’e sundukları raporda ayrıntısıyla yazılıdır.[10]

Osmanlı Devleti yıllardır devam eden ve savaşla birlikte artık kritik bir seviyeye ulaşmış olan Ermeni terörüyle 24 Nisan 1915 tarihine kadar yüzleşmekten kaçınmış, Ermeni tedhişçilerin sebep olduğu terörü mahalli önlem ve nasihatlerle bastırmaya çalışmıştı. Genel ve kökten çözümden son ana kadar kaçınmayı içeren bu tutum, elden geldiğince devam ettirilmiş fakat bir sonuç alınamaması ve savaşın oldukça kritik bir safhaya girmesinden dolayı yerini sert askeri ve idari önlemlere bırakmıştır.

Nitekim yine seferberlikten, 24 Nisan 1915 tarihine kadar diyalog yolu terk edilmemiş, gerek Enver Paşa tarafından gerekse Talat Paşa tarafından Ermeni toplumunun önde gelen temsilcileri uyarılmış, Osmanlı Devleti’ne olan sadakatlarını korumaları istenmiştir.[11] Fakat yapılan uyarılara kulak asılmaması, Osmanlı Devleti’ni varlığını korumak adına kademe kademe sert tedbirler almaya yöneltmiştir.

Bu sert tedbirlerden ilki 3 Ağustos 1914’de yayınlanmış olan ve gayrimüslim efradın mümkün olduğu kadar “amele taburu” diye adlandırılan “silahsız” birliklerde istihdam edilmesini isteyen emirdir. Daha sonra Enver Paşa’nın 25 Şubat 1915 tarihinde yayınladığı “Ermenilerin kesinlikle silahlı birliklerde kullanılmamasını” şeklindeki kesin emirden sonra Ermeniler hızla silahsızlandırılarak amele taburlarına sevk edilmeye başlanmıştır.[12]

Bir taraftan askeri önlemler alınırken bir taraftan da Ermeni komitacıların önde gelen liderleri takip edilmiş, tedhişçilerle bağlantılı olanların ev ve dükkanlarına baskınlar yapılarak önemli evraklar ele geçirilmiştir.[13] Bu istihbarat çalışmaları sayesinde 1915’teki büyük tutuklamalar esnasında lider kadrosunun hatırı sayılır bir kısmı yakalanmış bu da isyanın başarısızlığa uğramasında bir hayli etkili olmuştur.

Aslında her ne kadar resmi sevk ve iskan kararı 27 Mayıs 1915’te çıksa da bu kanun çıkmadan önce bilhassa askeri ve stratejik öneme sahip yerler başta olmak üzere genelde mahalli düzeyde sınırlı olmakla beraber birtakım sevk ve iskanlar yapılıyordu. Örneğin bir hayli sorunlu bir bölge olan Dörtyol bölgesindeki Ermeniler  26 Şubat 1915’te Osmaniye, Ceyhun ve Adana’ya sevk edilmişlerdir.[14]

Aralık 1914 ile Ocak 1915 tarihleri arasında gerçekleşen Sarıkamış Harekatı’nın olumsuz sonuçlanmasından sonra Osmanlı Devleti’nin Doğu cephesinde bir hayli müşkül duruma düşmesi, bir taraftan da Mart-Nisan 1915’te İngiliz ve Fransız ordularının önce denizden, daha sonra da karadan başkent İstanbul’u ele geçirmek için Çanakkale Boğazı’na saldırması ve başkentin tehlikeye girmesi Osmanlı Devleti’ni iki ateş arasında bırakmış, savaş çok kritik bir döneme girmişti. İşte böylesine sıkıntıların olduğu kritik bir dönemde Osmanlı yönetimi yıllardan beri süregelen ve artık devlet için tehdit olan Ermeni meselesini çözmek içi radikal bir karar alarak 24 Nisan 1915’te Ermeni komitelerine ait tüm evraka el konulmasını, önde gelen isimlerinin tutuklanmasını emretmiş, 27 Mayıs 1915 tarihinde ise Sevk ve İskan Kanunu’nu çıkarmıştır.

Bu kanunlardan sonra başta İstanbul olmak üzere birçok yerde tutuklamalar gerçekleştirilmiş, binlerce Ermeni savaş bölgesinden iç kesimlere, özellikle de 4. Ordu mıntıkasına sevk ettirilmiştir. Hem sağlık durumu elvermediği için serbest bırakılan komitacılara hem de sevk sırasında yayınlanan emirlere ve tehcir kapsamı dışında tutulan Ermenilere bakılınca Osmanlı Devleti’nin toplu bir imha, soykırım peşinde olmadığı, sadece Ermeni tedhişçilerin sebep olduğu terörü engelleme ve masum vatandaşları koruma gayretinde olduğu açık bir biçimde görülmektedir.[15][16]

 

Ermeni tehcirinin başlaması üzerine bir kısım Ermeniler tehcir uygulamasından kaçınmak için bu dönemde din değiştirmeye başlamıştı. Hükümet bu konuda kimi zaman ihtidaları onaylarken kimi zaman onaylamayarak oldukça istikrarsız ve değişken bir politika izlemiştir. Yine bu dönemde dul Ermeni kadınları Türk erkekleriyle evlenerek tehcirden kurtulmaya çalışmışlardır. Mütakere döneminde ise gerek işgal devletlerinin baskısıyla, gerek uluslar arası Ermeni kuruluşlarının baskısıyla Osmanlı Hükümeti hem tehcir döneminde ihtida edenlere hem de aynı şekilde tehcir korkusuyla evlenenlere büyük kolaylıklar sağlamış, hatta yer yer teşvik dahi ederek eski dinlerine ve ailelerine dönmelerini sağlamıştır.[17]

Mütakere döneminin İttihatçı karşıtı ortamında başında İttihatçı karşıtı olarak bilinen padişah Vahdettin’in başında bulunduğu hükümet Tehcir sırasında sadece dönemin idarecilerinin emrini uygulayan yerel idarecilerden bazılarını İtilaf devletlerinin güdümünde olduğu apaçık belli olan mahkemelerde yargılanmış ve cezalandırılmıştır.[18][19]

 

Ahmet Emir DAĞDEVİREN-İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü

 

 

[1] Georg Ostrogorsky,(çev)  Prof. Dr. Fikret Işıltan,  Bizans Devleti Tarihi, 9.Baskı, (Ankara: TTK, 2017), 101-103

[2] Olivier Bouquet, (çev) Devrim Çetinkasap, Sultanın Paşaları 1839-1909, 1.Baskı, (İstanbul: İş Bankası, 2016), 24

[3] Arzu Tozduman Terzi, Osmanlı Maliyesinde Söz Sahibi Üç Ermeni Nazır: Agop, Mikail ve Ohannes Paşalar.

[4]Doç. Dr.  Bülent Bakar, Birinci Dünya Savaşı’nda İskan Sürecine Giden Süreç: Osmanlı Hükümeti’nin Ermeni Politikaları.

[5] Midhat Sertoğlu, Mufassal Osmanlı Tarihi, 1. Baskı, (Ankara: TTK, 2011), 6. Cilt, 3448-3449

[6] 1909 Adana İsyanı hakkında daha fazla bilgi için bknz: Ziya Şakir, İttihat ve Terakki, 2. Baskı, (İstanbul: Akıl Fikir, 2018), 2. Cilt, 443-480

[7] Doç. Dr.  Bülent Bakar, Birinci Dünya Savaşı’nda İskan Sürecine Giden Süreç: Osmanlı Hükümeti’nin Ermeni Politikaları.

[8] Doç. Dr.  Bülent Bakar, Birinci Dünya Savaşı’nda İskan Sürecine Giden Süreç: Osmanlı Hükümeti’nin Ermeni Politikaları.

[9] Dr. Öğ, Alb. Ahmet Tetik, Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri 1914-1918, 1. Baskı, (Ankara: Genelkurmay Basımevi, 2005), 1. Cilt, 35

[10] Stanford J. Shaw, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu Savaşa Giriş, çev. Beyza Sümer Aydaş, 1. Baskı, (Ankara: TTK, 2014), 94-95

[11] Prof. Dr. Hasan Babacan, Mehmed Talat Paşa 1874-1921, 2. Baskı, (Ankara, TTK, 2014), 117

[12] Mehmet Beşikçi, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Seferberliği, 1. Baskı, (İstanbul: İş Bankası, 2015), 140-141

[13] Dr. Öğ, Alb. Ahmet Tetik, Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri 1914-1918, 1. Baskı, (Ankara: Genelkurmay Basımevi, 2005), 1. Cilt, 37-41

[14] Dr. Öğ, Alb. Ahmet Tetik, Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri 1914-1918, 1. Baskı, (Ankara: Genelkurmay Basımevi, 2005), 1. Cilt, 55

[15]Sevk sırasında Ermenilerin korunmasına dair: Prof . Dr. Hasan Babacan, Mehmed Talat Paşa 1874-1921, 2. Baskı, (Ankara, TTK, 2014), 138-156

[16] Günümüzde tamamen siyasileştirilen Ermeni Tehciri ile ilgili başta Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu olmak üzere  Prof. Dr. Cezmi Eraslan, Mustafa Çalık  ve Genelkurmay Başkanlığı’nın çalışmalarına bakılabilir.

[17] Prof. Dr. Süleyman Beyoğlu, Ermeni  Tehciri ve İhtida.

[18] Bahsi geçen mahkemede yargılanıp, idam edilen “Milli Şehit” Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in yargılanması hakkında bakınız: Nejdet Bilgi, Yozgat Ermeni Tehciri Davası,(İstanbul:  Kitabevi 2019)

[19] Bahsi geçen mahkemelerde başkanlık etmiş Nemrut Mustafa Paşa hakkında bakınız: Dr. Ferudun Ata, Bir İşbirlikçinin Portresi: Süleymaniyeli Nemrut Mustafa Paşa, (İstanbul: Temel 2008)

Comment here