ÇocukRöportaj

Misli Baydoğan ile “Dede Korkut ve Yağmur” ve Çocuk Edebiyatı Röportajı

Bu makaleyi 11 dakikada okuyabilirsiniz

Söyleşen: Yasin Usta

Yasin Usta: Bir çocuk romanı yazmanın, yetişkinlere roman yazmaktan farkları nelerdir? Neleri gözetiyorsunuz?

Misli Baydoğan: Kendi adıma diyebilirim ki, çocuk romanını yazarken özellikle dil konusunda çok fazla sorumluluk hissettim. Türkçe ile ilgili özel bir hassasiyetim var, ki aslında yazarlık iddiası olan herkes öyle de olmalıdır, ve hem Türkçenin ifade özelliklerini gözeten hem de çocuklara seslenen, onları yakalayabilen bir yazılı ifade biçimi oluşturmak tahmin ettiğimden daha zordu. Bunu ne kadar başarabildiğimi bilemiyorum çünkü kitabın yayınlanmasından kısa bir süre sonra kovid-19 salgını nedeniyle okullar kapandı ve malumunuz tüm dünya, evlerimize çekildik. Böyle olmasaydı, fuarlarda ve belki de söyleşilerde, seminerlerde çocuklardan, gençlerden geribildirim almak gibi bir şansım olabilecekti.

Erişkin romanı yazarken okurun neyi ne kadar anladığını pek düşünmem. Önemli olan yazdığımı kendime beğendirmemdir. Çocuklar söz konusu olunca insan ister istemez daha duyarlı oluyormuş. Okuduklarında özdeşim kuracakları kahramanların yaptıkları ve söyledikleri, bu durumda çok daha kritik hale geliyor. Mürebbiye gibi “bu böyledir,” ya da “böyle yaparsan sonucunda bunu elde edersin” şeklinde didaktik bir tavır takınmaktan özellikle kaçınmaya çalıştım ama bir yandan da temel değerler konusunda kitabı okuduktan sonra, okumadan öncesine göre az ya da çok bazı kazanımları olmasını istedim.

Bir de şunu söylemem gerekir ki, çocuklar için yazarken hayal gücünü serbest bırakma deneyimi ve kurguda her şeyin mümkün olabilmesi müthiş keyifli bir deneyimdi. O nedenle muhtemelen bu türde yazmaya, ömrüm olursa, devam edeceğim.

Usta: Yazarken çocuklara mı “ayak uyduruyorsunuz”, yoksa onların belli merhaleleri geçmesi için bir zemin hazırlama çabasına mı giriyorsunuz?

Baydoğan: Çocuklar için bir ürün ortaya koyarken çocuklara ayak uydurmama gibi seçenek söz konusu değildir. Uzun yıllar çocuklar ve ailelerle çalıştığım için mesleki deneyimlerinden yola çıkarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Çocuklarla olan ilişkilerde her ne kadar erişkinlerin otoriteyi tamamen terk edip, tüm inisiyatifi çocuklara bırakmalarına karşı çıksak da, onların kabul sınırlarına girebilmeniz için disiplini bile “ayak uydurarak” sağlamanız gerekir. İşin sanat yönü de tam burada yatar. Üst perdeden emirler veren, sürekli kısıtlayan, açıklama yapmadan ne yapıp yapmayacağını dikte eden erişkinlerin, çocukların dünyasında sevgi ile değil korkuyla yer edindiklerine çoğu zaman tanık oluruz. Bu da takdir edersiniz ki eğitimin en istenen biçimi değildir.

Romana dönecek olursak, Zaman Yolcuları- Dede Korkut ve Yağmur Taşı’nı yazarken ben karşımda hayali bir “okumayı çok seven çocuk okur kitlesi” tasavvur ettim. Sanki hepsi aynı yaştaymış ve hepsi aynı birikime sahipmiş gibi düşündüm. Sonra da hikâyeyi yavaş yavaş ilerlettim. Tempoyu düşürmemeye çalıştım ama bunu ne kadar başardım onu da henüz bilmiyorum.

Usta: Tarihî bir karakteri çocuk okurlar için sunarken nelere dikkat ediyorsunuz?

Baydoğan: Tarihi karakterleri yazarken erişkin ya da çocuk ayrımı gözetmeden en çok önem verdiğim konu, karakterin hakkına girecek, kendini savunma imkanı olmadığı için yanlış algılanmasına sebep olacak bir hata yapmamak. Bilmeden yapılan hataların affı da telafisi de itikadımızca daha kolaydır ama göz göre göre ve elde çok kesin bilgiler yokken tarihi bir figürün hatırasına saygısızlık etmek çekindiğim işlerdendir.

Dede Korkut, üzerinde çalışmalar yapılan ve farklı tezler ileri sürülen bir tarihi kişilik. Kimisi diyor ki evet vardı ve tek bir kişiydi, kimisi diyor ki farklı dönemlerde Türk boylarına aksakallık yapmış farklı kişilerin bir prototipiydi, kimisine göre peygamberlik vasıfları vardı ya da kimilerince aslında hükümdardı. Kitapta tek bir doğruyu ele almak gerekli değildi. Günümüze kadar ulaşmış bir mirası bırakabilmenin belli başlı ölçütlerinden olan ve var olduğuna inandığım büyük bir “sevgi” yi anlatmaya çalıştım. Görüntüsü, konuşması, çocuklara sevgi dolu bakışı, hayvanları gözetmesi hep bu çabanın ışığında ele alınabilir.

Usta: Yazım süreci nasıl başlıyor, bu alandaki bir boşluğu mu fark ediyorsunuz, yoksa hazırlananlar içerisinde bir teferruatın öne çıkmasını istediğiniz için mi yazıyorsunuz?

Baydoğan: Bu öyle bir soru ki, zaman zaman ben de kendime soruyorum ama cevabını hiç veremedim. Ortaya tamamlanmış bir eser çıktığında genellikle durup, “Ben bunu yazmaya nasıl karar vermiştim,” diye düşünüyorum ama yüzde seksen oranında, buna verecek aklı başında bir yanıtım olmuyor. Sadece araştırmaya başladığım zamandan itibaren bilinçli gibi, ondan öncesi, Türk Dil Kurumu’nun flu sözcüğüne önerdiği karşılığı kullanacak olursam, bulutsu. Öbür türlü, örneğin ben şu konuda, şu mesajı veren bir roman ya da hikâye yazmalıyım diye işin başına oturursanız, bu edebiyat olmaz, propaganda metni olur.

Usta: Zaman Yolcuları Dede Korku ve Yağmur Taşı kitabınızda çocukları hangi tarihi karakterler ve mitolojik figürler bekliyor?

Baydoğan: Dede Korkut baş köşede elbette. Onun dışında çocuklar zamanda yolculuk ederken çeşitli Türk destanlarından sahnelere tanık oluyorlar. Örneğin Ergenekon’dan çıkışı veya Oğuz Kağan’ın evlenmesini izliyor, Hz Nuh ile oğlunun konuşmasına tanık olabiliyorlar. Dinozorları görüyorlar, zümrüdü anka kuşunun üzerinde uçuyorlar, Kaf Dağı’ndaki ebabil yuvasını buluyorlar. Bunun dışında yecüc ve mecüc’ler olarak anılan bir toplulukla da karşılaşıyorlar. Bu, İslami bir kavram ve Türkiye’de çocuk edebiyatı eserlerinde sanırım sık geçen bir konu olmasa gerek. Elbette ki bu kurguya uygun biçimde, korkutucu olmadan ve fantastik bir bağlam içinde yazmaya çalıştım. Kitapta buna benzer açık ve arka planda pek çok İslami done var. Okurların bu tür kurgu eserlerde bire bir tarihi gerçekliğin peşine düşmek yerine, genel çerçeveyi görmelerini bekliyor ve umuyorum. Mesela şunu düşünebilirler; “Çocuklarımız elflerle, büyücülerle, cadılarla, vampirlerle dolu onlarca kitap okuyorlar ve engel olamıyoruz. Bu kez bizim kavramlarımız ve hassasiyetlerimiz gözetilerek yazılmış bir kitap okusunlar.”

Usta: Türkiye’de millî hassasiyet gözetilerek hazırlanan çocuk romanları hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Baydoğan: Bu konuda pek bilgim yok çünkü Türkiye’de ne tür çocuk romanları okunuyor diye bir ön araştırmam olmadı.

Usta: Çocuklara okuma alışkanlığı kazandırma konusunda anne ve babalara önerileriniz var mı?

Baydoğan: Çocuğun önünde kendisine model alacağı okuyan bir erişkin figürü yoksa, bu zor bir süreç olacaktır. Çocuklara sırf kitap okuma değil her türlü alışkanlığın kazandırılmasında, anne, baba veya birlikte yaşayan büyüklerin ona örnek olması, çocuğun onlara duyduğu hayranlıkla yaptıklarını taklit etmeye çalışmasıyla çok daha yararlıdır. Her türlü insan ilişkisinde olduğu gibi çocuklarla olan ilişki ve iletişimimizde de ne dediğimizin çok az önemi vardır. Önemli olan ne yaptığımızdır.

Bunun dışında çocuklarla çalıştığım dönemde zaman zaman şöyle serzenişler duyardım, “Hocam hep çizgi roman okuyor,” ya da “Resimli kitaplar okuyor,” “Sadece futbol yazılarını okuyor,” ve saire… O zaman da şimdikiyle aynı fikirdeydim ve istisnasız şu cevabı verirdim; bırakın ne istiyorsa onu okusun. Okuma alışkanlığı birikerek yükselen bir bina gibidir. Çocuk şimdi sevdiği türleri okuyarak bunu alışkanlık haline getirirse ilerde zaten hem olgunlaşma hem de bilgi birikimine bağlı olarak daha üst düzeyde içeriklere yönelecektir. Şimdi okudukları, bir noktadan sonra ona yetmeyecektir ve o da daha derinlikli metinlerin arayışına girecektir. O yüzden yeter ki okusun da istiyorsa çizgi roman okusun.

Comment here