Çocuk

Çocuklar İçin “Küçük Türk Tarihi”

Bu makaleyi 9 dakikada okuyabilirsiniz
  • Rıdvan Nafiz’in “Küçük Türk Tarihi” kitabından alıntılar

 

Eski Türklerin Dinleri

Eski Türkler etraflarında gördükleri şeylere taparlardı. Yer, gök, güneş, ay onlara göre tanrı idi. Toprağa, suya, ateşe, ağaca, madene hürmet ederlerdi. Demiri muharebeye yaradığı için mübarek sayarlardı. Fakat dinlerine o kadar bağlı değillerdi. Kendilerinin dininde olmayanlara fena gözle bakmazlardı.

Eski Türklerin Yaşayışları ve Adetleri

Türkler göçebe idiler, sürüleriyle dolaşırlar, yaylalardan, kışlaklara göçerlerdi. Tabii evleri de bulunmazdı. Çadır altında yaşarlardı.

Hayvanlar arasında en ziyade atı severlerdi. At onların evlatları gibiydi. Bir Türk’ün atının başına vurmak, onu öldürmekle birdi. Atı bu kadar sevmeleri, onun kendilerine çok hizmet etmesinden ileri geliyordu. Gerçekten bu ıssız çöllerde onlar için en sadık arkadaş, en büyük yardımcı attı. Kısraklarının sütünü sağarlar, onunla kımız dedikleri ayranı yaparlardı. Muharebe zamanları kımız içerler, karınlarının açlığını ve susuzluğu onunla giderirlerdi. Onlar çok iyi süvariydiler. Daha sekiz, dokuz yaşındayken çocuklar ata binmeyi, at sürmeyi, at üzerinde ok atmayı, kılıç vurmayı, mızrak saplamayı öğrenirlerdi. On iki, on üç yaşında çocukların muharebeye karıştıkları olurdu.

Hiçbir şeyden korkmazlardı. Onlar için dövüşmek bir zevkti. Hatta bu söz arlarında meşhurdu: “Türk çadırda doğar, çayırda, muharebe meydanında ölür.” Muharebeden kaçan nazarlarında (gözlerinde) çok alçak olurdu. Yalan söylemeyi, hile etmeyi bilmezlerdi. Haksızlığa hiçbir zaman boyun eğmezler, fakat zayıfları da ezmezler ve onları korumak gibi büyük kalplilik gösteririlerdi. Sözünden dönmek onlar için en büyük namussuzluktu. Sözün kısası dünyada iyi huy namına, mertlik namına ne düşünülürse bunların hepsi bu göçebe Türklerde, bizim bu yiğit dedelerimizde vardı.

 

Türklerin Eski Vatanları

Türklerin ilk vatanları Orta Asya’da yüksek dağlar arasındaki geniş çöllerdi. Bu çöller en ziyade göçebeliğe elverişli idi: yazın çok sıcak olurdu, güneşin yakıcı ziyalarıyla kavrulan bu büyük kum deryalarında ot ve su bulunmazdı. O vakit bu Türk kabileleri çiçekli, serin yaylarına giderler ve orada yaşarlardı. Kış gelince, çölde şiddetli ve dayanılmaz soğuklar başlardı. O vakit de yaylalardan kışlaklara çekilmek lazım gelirdi. Yalnız ilkbahar bu çöllerin rengini değiştirirdi.

 

*Çiftçilik ve çobanlık etmesini bilmeyip av avlamak ve balık tutmakla geçinen, ağaç kavuklarında, mağaralarda yaşayan insanlara “vahşi”; faydalı hayvanları kendisine alıştırıp onların süt ve etleriyle geçinen ve bir taraftan diğer tarafa göçen insanlara bedevi yahut “göçebe”; çiftçiliği bilen, bilgi ve sanatta ileri gidip güzel, düzgün şehirlerde yaşayan insanlara “medeni” derler.

 

Başka illerden gelenler için bu çöllerde barınmak çok güçtür. Onun için yabancı kavimler Türklere hücuma çokluk cesaret edemezlerdi.

 

Türkler ve Müslümanlık

Türkler Müslümanlığı silah kuvvetleriyle değil kendi istekleriyle kabul ettiler, ona bütün kuvvetleriyle sarıldılar, onun emirlerinden ayrılmadılar, canlarıyla başlarıyla ona hizmet ettiler. Ta Avrupa’dan akın akın İslam memleketleri üzerine dökülen Ehlisalip (Haçlı) önüne geçtiler. (16) Onların önüne geçilmez bir duvar çektiler, o ateşi kendi kanlarıyla söndürdüler. Sözün kısası; tam manasıyla İslamlığın kahramanı, İslamlığın kalkanı oldular. Ehlisalip tarihini okuyan bir kimse Türk yiğitliği önünde mutlaka yüreğinde Türkler için bir sevgi, bir hürmet duyar.

 Türkler ve halifelik(17)

Türklerin çoğu Müslüman olunca artık eski çöllere değil Müslüman memleketlerine hicret etmeye başladılar. O sırada Bağdat Halifeliği harap bir bina gibi idi. Kendisini koruyacak, yıkılmaktan kurtaracak kuvvetli kollara muhtaç idi. Araplar arasında ahlak bozukluğu vardı. Müslümanlığın ilk zamanlarında olduğu gibi Araplar din için ölmek istemiyorlardı. Herkes kendisini, kendi zevkini düşünüyor, dini, halifeliği aklına bile getirmiyordu. Halifelik Türklerin kıymetini takdir etti. Düşmanlara karşı kullanmak için Türklerden iyi silah olmayacağını düşündü. Onları kendi hizmetine aldı. Hudutlara yerleştirdi. Aylıklı asker gibi kullandı. Kendilerine arazi verdi. Bunu işiten Türkistan’daki Türklerin çoğu Anadolu cihetine geçtiler, Müslüman olmayanlar Müslümanlığı kabul etti. Bu suretle Anadolu’nun her tarafında birçok Türk beylikleri vücuda geldi. Zaman geçtikçe Türk beyliklerinin nüfuzu arttı. Bilhassa Bağdat’ta halife yanında bulunan bey her şeye buyurabiliyordu. Memleketi, halifeliği, o idare ediyordu. Hatta çok defa hoşuna gitmeyen bir halifeyi azil bile edebiliyordu.(görevine son verebiliyordu). Bunlara “emirü-l umera” yani “beyler beyi” derlerdi. Daha sonraları Türk beyleri fırsat buldukça halifelikten ayrılmaya, başlı başına birer hanlık teşkil etmeye başlamışlardı. Selçukiler, Gazneliler, Harezmiler hep Abbasi Halifeliği üzerinde kurulmuş Türk hanlıklarıydı.

(16) Ehlisalip: Avrupa’dan, Kudüs’ü, İslamların elinden almak için göğüslerinde salip işareti olduğu halde gelen Hristiyan askerlerine derler.

(17) Halife diye; peygamberimizin yerini tutan zata derler.

 

İlim ve Maarif (Eğitim)

İlim ve maarif yani bilgi cihetine (yönüne) gelince Türkler arasından birçok alimler, şairler de çıkmıştır. Türk padişahları alimleri korumuşlar, onlara aşırı derecede hürmet etmişlerdir. Hatta Cengiz Han zapt ettiği memleketlerde alimlerle sanat sahiplerinin kıllarına dokunulmamasını emrederdi. Selçuki, Harezmi, Gaznevi padişahlarının sarayları alimler ve şairlerle dolu idi. Timur Lenk, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Timur Lenk’in torunu Uluğ Bey, Hindistan’daki Türk padişahlarından Babür Şah, Hive padişahı Ebu’l Gazi gibi Türk padişahları zamanlarının en büyük alimlerinden idiler. Uluğ Bey yıldızlar ilmini çok severdi. Yıldızlarla uğraşmak için Semerkant’ta büyük bir rasathane (yıldızlara bakılan bina) yaptırmıştı.

 

İbni Sina, Farabi, Buhari, Ebu Mansur Maturidi gibi pek seyrek yetişen büyük alimler hep Türk oğlu Türktürler.

 

Bütün bunlar meydanda iken bazı kimseler, doğruyu görmek istemeyerek eski bir düşmanlığın verdiği hiddetle Türkler için “bayrakları arasında ölüm ve bela taşıyan vahşiler” diyorlar. Bu gibilerin sözleri Türklüğü hiçbir zaman lekeleyemez. Güneş çamurla sıvanamaz, göğe tükürülemez. Tarihler fakat doğruluğu sevenlerin yazdıkları tarihler meydandadır. Onlar böyle diyor: “Türkler, yalnız önüne gelen her şeyi yıkan bir çöl kasırgası değildir. Onlar medeniyete, insanlığa büyük hizmetler etmişlerdir. İnsanlık onlara çok şeyler borçludur. Türkler Asya’nın en sevimli ve en iyi milletidir.”

En büyük Arap tarihçilerinden birisi de: “Dünyada Türkler kadar yiğit, onlar kadar büyük ve temiz yürekli bir millet daha yoktur.” Diyor.

Sevinelim ve övünelim kardeşler! Çünkü biz, işte o yiğit ve büyük milletteniz.

 

 

 

Comment here