Çeviri

İttihad ve Terakki Mabedi

Bu makaleyi 20 dakikada okuyabilirsiniz

 

Latinize Eden: Levent Gündüz

Türk Yurdu mecmuasının yazar kadrosunda yer alan Oğuz Arslan, 30 Aralık 1913’de yazdığı ve 1917 yılında yayımladığı bir kitapçıkta, İttihat ve Terakki şehitleri ile ilgili gördüğü (veya kurguladığı) bir rüyayı anlatıyor.

“Bugünkü makaleleri sermürettibe teslim ederek geç vakitte matbaadan çıkmıştım.

Hava biraz soğuk ve yağmurluydu. İyice ıslandıktan sonra, güç hâl ile eve vasıl olmuştum. Mamafih o akşam Moda’da kimse yoktu. Biraz yemek yedikten sonra kanepeye uzanmıştım.

O akşam, ber-mutad kitap ve gazete okumaya ne vaktim ne de mecalim vardı! Çünkü matbaada, her günkü gibi  o gün de pek ziyade yorulmuş olduğumdan, artık kanepenin üzerinde uyuklamaya başlamıştım.

O esnada, gürültüsü uzaktan gelen bir otomobilin bizim sokak kapısının önünde tevakkuf ettiğini işittim. Gece saat üçe gelmişti. Pencerenin aralığından sokağa baktığım zaman, otomobilin gölgesinden başka bir şey görememiştim.

Odamdan, bu manzarayı beş dakika kadar seyir ve tecessüs ettim. Ne bir hareket hissediliyor ve ne de bir insan sesi işitiliyordu. Merakım gittikçe tezayüt etmişti. Kendi kendime: bu herhalde komşularımızdan biri için gelmiş bir otomobildir, diyordum. Mamafih sokak kapısına kadar inerek, otomobili yakından kemâl-i dikkatle seyir ve tetkik ettikten sonra kapıyı kapayıp ahibbadan  birinin hanesine gitmeyi muvafık görmüş ve bu kararımı ifa etmek maksadıyla sokak kapısına çıkmıştım.

Lakin, iki dakika sonra kendimi; müthiş bir kuvvetin cebir ve tazyikle, kemâl-i süratle hareket eden mezkur otomobilin içinde bulduğum zaman, bu otomobilin benim için geldiğini idrak edebilmiş ve fakat bundan bir türlü bir mana istihraç edememiştim! Sokak kapısından çıkar çıkmaz (siyah yüzlü) iki şahıs, derhal ağzımı bağlayarak, beni otomobilin içine koymuşlardı. Lakin ben, bunlara karşı neden mukavemet edememiş, ve hiç olmazsa bağırmamıştım?… Bunu tenha ve ıssız yollardan şimendifer süratiyle giderken ağzımı çözdükleri vakit düşünüyordum.

Yanımda iki kişiden başka kimse yoktu, nereye götürüldüğümü sormak için dudaklarımı kımıldatmıştım. Fakat, muhafızlarımın insandan başka her şeye benzeyen çehrelerine gözümün ucuyla baktığım zaman korkumdan titremiş hummalar geçirmiştim. Mütemadiyen gidiyorduk. Lakin artık denizin kah sert ve kah hafif olarak kenara çarpan dalgalarının bana pek vahşi ve korkunç gelen sadalarını işitmeye başlamıştım….. Yarabbi, diyordum, beni denize mi atacaklar, ne yapacaklar? Lakin benim kabahatim nedir?… Daha fazla kımıldamaya kudretyâb olamayan iki dudağımın arasından gayet hafif çıkan bu sözler, muhafızlarıma bir sivrisinek vızıltısı kadar bile tesir etmiyordu!

Cenab-ı Hakk’a da, derunî münacatım daha fazla temadi etmedi; bu iki fert, tekrar ağzımı bağladılar. Artık otomobil de durmuştu. Otomobilin kapısı açılır açılmaz dışarıda bir gölge gördüm, dışarıya çıkınca, siyah ve büyük bir mantoyla bütün vücudumun sarıldığını hissediyordum. Otomobilden uzaklaşıyorduk, zaten havanın karanlığından, beni saran adamın yüzünü bile görememiştim. İtikadıma göre bir ferdin kolları arasında gidiyor ve arkamızdan gelen diğer iki kişinin de ayak seslerini işitiyordum; fakat bunlar, yediğeriyle hiç konuşmuyorlardı.

Denize götürüldüğüme kanaat gelmişken, denizden uzaklaştığımızı hissettiğim zaman bu kanaat da kalpten zail olmuştu. Birdenbire, aydınlık bir methale dahil olduğumuzu mantonun altından hissedebilmiştim.. Bir merdivenin önünde durmuştuk. Bu sırada vücudumda sarılı olan mantoyu çıkardılar ve ağzımı çözerek beni, geniş bir merdivenin başında intizar eden, yüzü ve elleri kapalı bir şahsa teslim ettiler… Bu şahs-ı meçhulün delaletiyle tahte’l-arz merdivenden aşağıya inmeye başlamıştık. O kadar basamak indik, ki zaten korkudan tutulan ve titreyen dizlerimde zerre kadar kuvvet kalmamıştı. Buradan aşağıya indikçe derece-i burudet de o nispette tezayüd ediyordu.

Birden, karşımıza bir demir kapı çıktı. Yanımdaki şahıs elindeki anahtar ile bu kapıyı açtı ve içeriye girdik.

Bu demir kapının iç tarafında muttasıl ufak bir iskele de hiç şüphesiz bize intizar eden uzun bir sandal, muhitin neşrettiği ziyalar içinde gözüme çarpmıştı.

Atiyi düşünmeye fırsatyâb olamayarak kendimi sandalın içinde buldum ve şahs-ı meçhulün karşıma oturduğunu gördüm, bu hâlin bana karşı bir eser-i tevazu olduğunu harekat-ı hürmetkârîsinden istidlal etmiştim. Sandalda dört kişi kürek çekiyor, fakat hepsinin yüzü kapalı bulunuyordu.

İtikadımca burası, başka bir dünya, bir alem-i beheş idi, bütün etraf çemenzâr… Dereler, bulaklar; şelâleler, büyük küçük şatolar, garip kuşlar, hayvanlar, havuz kenarlarında dolaşan başıboş arslanlar… Velhasıl muhayyerü’l-ukûl mevcudat ile bu menazır-ı hayretbahşâ beni hayretlere garketmiş ve o dakikada fikr-i tehaşî tamamen zail olmuş, dünyevî hatıralar dahi kalbimden silinmişti.

Ben, bu alem-i ferahfezâyı seyrütemaşa ederken yeknazarda, pişgahımda muazzam bir saray tecessüm etti. Sahilde ise kalabalık ve telaş âsârı müşahade ediliyordu.

Rakip olduğumuz sandal, o saray-ı muallanın önünde tevakkuf etti. Sandaldan çıktık. Yanımdaki adamın delaletiyle sarayın kapısından içeriye girerken, safbeste-i ihtiram olan, çehrelerinin levnüeşgalini teşhis edemediğim birçok siyah elbiseli kimseler yerlere kadar eğiliyorlar ve bunu mütakip, pek ayan bir surette müşahade olunan ve sarı, kırmızı ziyalar neşreden şimşeklerin ahengi tarakları, gök gürültüsüne benzeyen çatırtılar bu sessiz ve velvelesiz alemi çınlatıyordu.

Artık tamamen sarayın içinde bulunuyor ve geçtiğimiz koridorlarda, büyük, küçük salonlarda ne bir kimseye tesadüf ediyor ve ne de bir ses işitiyorduk! Her tarafta amik ve merakaver bir sükunet hükümfermâ idi. Sarayın duvarlarında, tavanlarında altın nakışlardan, incili kabartmalardan, sedef ve yakut ile işlenmiş çiçeklerden, velhasıl pek ince ve zikıymet tezyinattan başka bir şey müsadif-i nazarım olmuyordu!

Her salonda bir harika, her tarafta bir numune-i mâ-fevkü’t-tabîa mevcut ve meşhuttu.

Tahminime göre sarayın dördüncü katında bulunuyorduk. Geniş bir salona müntehi koridoru, her nedense, yavaşça ve sessizce geçmiştik.

Bu salona dahil olur olmaz, yanımdaki, hüviyeti meçhul adam, birdenbire kayboldu… Aynı zamanda da geçtiğimiz koridorla, bulunduğum salon kapısının kapandığını gördüm! İşte, o vakit havf ve dehşet, vücudumu tamamıyla istila etti.

Feryat ettim, haykırdım. Kapıyı zorlamanın da bir fayda temin etmeyeceğini anlayarak kemâl-i aczüye’s ile yere düştüm. İyice ağladım…..

Dört duvarla tavandan başka istimdat edilecek bir yer yoktu. Âh… diyordum, hiç şüphe yok, ki beni buraya hapsettiler…

Kendi kendime söylenir ve inlerken, sağ tarafımdaki duvarın üzerine vaz’ edilmiş olan müteaddit (manivela) pitonlar nazar-ı dikkatimi celbetti.

Yerden hemen kalkarak lalettayin bir tanesine dokundum ve ân-ı vahidde müthiş bir hareket karşısında kaldım! Bulunduğum salonun tamam iki metre aşağısına sükut etmiştim!….

Burada, ufak bir kapıdan içeriye girdiğim zaman büyükçe bir odanın içinde on iki kişinin oturduğunu gördüm. Bunlar, benim içeriye girdiğimin pek farkında değillerdi; hepsi de önlerine bakıyorlardı, fikren o kadar meşguldüler ki, içlerinden hiçbirisi o sükun ve sükuneti ihlal etmiyordu. Ben, bunları tamamen teşhis etmiş ve hatta birini pek yakından tanımıştım; bu, Türk Aleminin en cesur ve faal inkılapçılarından ve bilad-ı dünyeviyeden talat-ı didarını hayran olduğum ve cesaretinin meftunu bulunduğum bir zat-ı âlî-sıfat idi.

Bu muazzam ve muhteşem saraya dahil olduğum beş saattan beri nice ıztıraplar çekmekte, nice buhranlar geçirmekte olduğumu şifahen kendisine anlatmak üzere yanına doğru yürümeye başladım. Ruberu geldik. Beni müstağrak-ı iltifat etti, fakat, elimi kendisine uzattığım zaman ne kendisini ve ne de rüfekasını yerlerinde bulamadım; yeknazarda, hepsi de kaybolarak yerlerine birer aslan kaim olmuştu!! Kendi kendime: acaba beni periler mi zaptetti, şeytan mı çarptı, ne oldu ve ne oldum? diyordum. Korkumdan şaşırmıştım, haykırmaya başladım. Ben hâlâ elimi uzatıyor ve onun muhterem elini sıkmak ve öpmek istiyordum; buna mukabil, karşımda heybetli fakat sakin bir aslanın etrafa ateşler saçan nazarlarıyla; kendimden başka bir kimse görmüyordum.

Birdenbire, yanımda bir şahıs peyda oldu ve korkma dedi; onlar zahiren insan fakat aslen birer aslandırlar.. Ben, onlarla beraber vakit buldukça bu kuşe-i inzivaya çekilir, Müslüman ve Türk Aleminin terakkî ve tealîsi için samim-i ruhumuzla dualar eder ve Hakk’a yalvarırız. Burası gıllugışdan, hayuhuydan azade bir diyar-ı hayretbahşâdır, buraya ancak, insan nam-ı mübeccelini su-i istimal etmeyen kimseler gelebilir!..

Ben, bu nurani kimsenin söylediği sözlerin ve saçtığı cevherlerin tesiriyle gaşyolmuş ve gayrıihtiyarî olarak hüngür hüngür ağlamıştım. Bu halim zatın huzur-ı pürhuzurundan ayrılırken, ân-ı vahitte onun yerinde dahi bir aslan görmüş ve fakat bunun, diğerlerinin serkârı olduğunu bilahare anlamıştım. Bu aslanların huzurunda daha fazla kalmaya cesaret edemedim. Kapıdan ve dar bir merdivenden çıkarak tekrar, evvelki, müteaddit pitonlu salona avdet ettim. Arslanlar ile mülaki olduğumdan mıdır, bilmem? Kalbime biraz cesaret gelmişti!

Salondan bir yere gidebilmek imkanı olmadığını tekrar icra ettiğim tetkikat neticesinde anlamıştım.

Duvardaki pitonlardan birine daha dokunmayı münasip ve belki zaruri görmüştüm. Parmağımı temas etmekle beraber, yine eski minval üzere duvarın iki metre tahtına sukut ettim. Burada biraz kendimden geçer gibi olmuştum. Filhakika, bu diyarda müşahede ettiğim tahammülfersa bir manzara beni korkutmuştu.

Pek vasi bir salonun iki tarafındaki uzun masaların başında, siyah elbiseli birçok kimseler ahz-ı mevki etmişler, köşede, zavallı bir adamın keyfiyet-i mahkumiyetini kıraat eden hakimi dinliyorlardı.

Burası, hiç şüphesiz, hakikatle tavaggul eden, tahte’l-arz alemin mahkeme-i kübrasıydı. Ben bu mahkeme kapısının gölge-i sıyanet ve himayetine gizlenerek, herkes gibi o biçare mahkumun hâlipürmelâline acıyordum. Herkes dedim… Evet, bütün heyet-i ekabir-i himmetkâr nazarlarıyla iltifat ve tebessüm ediyor, fakat vicdan ve kanaatları, onun mücrim ve muhti olduğu merkezinde bulunuyor gibi görünüyordu. Kalben acaba bu adamcağızın kabahati nedir? sualini tekrar edip duruyordum.

Mahkumun yüzü kapalı olduğu için kendisini teşhis edememiştim.

Birdenbire, mahkumun ağzından çıkan şu sözler samiamı tahriş etti:

  • Madem ki benim masumiyetime kani ve kail olmadınız ve beni mahkum ettiniz, o hâlde kollarımı çözerek beni beş dakika serbest bırakınız, Allah’ımdan istimdat edeyim…

Bana pek yabancı gelmeyen bu ses, vasi salonda pek hazin bir aks-i sada husule getirmişti. Hakim tarafından verilen emri müteakip, iki zenci tarafından mahkumun kollarındaki zincirler çözülerek serbest bırakılmıştı.

Zavallı adam! Kıbleye doğru diz çökerek sol elini, rabbinin aşk ve muhabbetiyle çırpınan kalbine koymuş ve sağ elini dahi semaya doğru uzatmıştı…

Bu bigane adam, semaya uzanan niyazkâr elleriyle Hakk’tan merhametler, ümitler dilenirken, ben de, ye’sümelalimden, adeta vücudumdaki damarların kurumaya mütemayil bir istidatla gerildiğini hissediyordum. Birden, salonun içindeki heyecan beni biraz harekete getirmişti.

Bütün azalar, mahkumun alnından ve gözlerinden öpüyorlardı. Bu heyecan ve telaşı mucip olan genç bir çocuk nazar-ı dikkatimi celbetmişti.

Badehu münderecatı hakim tarafında kıraat eyledikten sonra mahkumun göğsüne asılan büyük yazılı bir kağıt herkes gibi beni de sevindirmişti:

[Şahs-ı mezkurun mahkumiyeti istilzam ettiren ahval su-i tefhim ve tefehhümden münbais olup bu dahi tamamen hallüfasl edilmiş olduğundan hemen tecil-i tecziyesiyle tesri-i taltifi hususî meclis-i alice taht-ı karara alınmıştır]

Bu alemin hakim-i mutlakı tarafından bilhassa kerimesi vasıtasıyla gönderilen bu ferman-ı merhametnişanı tekrar, tekrar okuyarak yine o eski salona avdet ettiğim zaman evvelce beni bu salona getiren şahs-ı meçhulün kapıda beklemekte olduğunu gördüm ve sevindim, mahkumun kim olduğunu merakla kendisinden sormuştum. Bu adamın ne yüzünü görüyor ve ne de sesini işitebiliyordum, sualime cevaben, eliyle karşımdaki duvarı gösterdi, baktım!

  • Sonra anlarsın cümlesini ihtiva eden bir levhadan başka bir şeyi göremedim, yine, geldiğimiz yollardan gidiyorduk, fakat geçtiğimiz koridorlar, hayli kararmış ve bütün ziyalar sönmüştü.

Biraz yürüdükten sonra, sarayın arka kısmında, büyük ve muhteşem bir mabede dahil olmuştuk!

Burada: Layuad mezarlar, lahitler ve birçok da boş tabutlar nazar-ı dikkatimi celbeden hâlî kalmamıştı, bazı mezarların başında ağlayan ihtiyar pederler, ak saçlı valideler, genç ve rana hemşireler, dul kalmış zevceler, yetim çocuklar….. Ve bunların âhufiganı kalbimde yeni bir ceriha-yı hüznüelem daha açmıştı, başımı yukarıya kaldırırken şu mukaddes levha nazarımdan kaçmamıştı:

[İttihad ve Terakki uğurunda şehit olanların mezarları]

Mezarların aralarında dolaşıyorduk. Diğer tarafta birçok kimseler namaz kılıyor, niyaz ve ibadet ediyorlardı. Bütün mezarları ziyaret ettim ve zavallı Niyazi’nin ve Mahmud Şevket Paşa’yla Mustafa Necib’in mezarı önünden geçerken, sandukalarının mermer sütunları üzerine gözyaşlarımı akıttım!!!

Bana irade-i tarik eden şahıs, beni biraz daha ileriye, boş sandukaların yanına götürdü. Burada her sanduka sahibinin ismi, üzerinde mevcut ve muharrerdi. Bilseniz bu mahfil-i mukaddeste ne kadar kimselerin isimlerini görmüş ve tanımıştım. Hatta en başta, salında ilk pitona bastığım zaman gördüğün manzaranın mümessilleri on iki arslanın isimleri dahi muharrerdi… Bu boş sandukalarda iyice bir yekuna baliğ oluyordu, eğer burada kendime ait sandukaya tesadüf etmemiş olsaydım onları birer birer saymak zahmeti ihtiyar edecektim!

Bu tahte’l-arz ve muhteşem mabedin mukaddes kapısından çıkarken, hüviyetini sonradan fark edebildiğim o mahkumun beyaz ve fakat nurani bir gölgesi bana:

Pek parlak bir elektrik ziyasına benzeyen bir aydınlığa müstağrak olan bu bina-yı zîihtişamın kapısı üzerindeki şu yazıyı gösteriyordu:

İTTİHAD VE TERAKKİ MABEDİ

Bu mukaddes kapının altında tekrar eğildim ve şühedanın ruhuna bir Fatiha daha ithaf ettim.

Eğer, bekçinin feryadı üzerine uyanmamış olsaydım, bu tatlı rüya kanepenin üstünde sabaha kadar devam edecekti!”

  • İstanbul, Türkeli : 17. Kanunıevvel 329

Oğuz Arslan

Comment here