Biyografi

Sami Karayel

Bu makaleyi 20 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Oğuzhan Murat Öztürk

Sami Karayel, 1890 yılında İstanbul’da doğdu.[1] Millî Mücadele yıllarında Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı’na destek olarak İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırılması faaliyetlerine önayak oldu. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra çeşitli devlet kademelerinde vazifelendirilen Karayel; ayrıca Darüşşafaka Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi gibi okullarda beden eğitimi öğretmenliği yaptı. Türkiye’deki izcilik faaliyetlerinde de öncü rolü üstlenen Karayel, İzci Rehberi adlı bir rehber kitabını çevirerek yayına hazırlamıştır.

Karayel’in Kızılcıklı Mahmut adlı kitabında Beşiktaş Spor Kulübü’nde sporculuk yaptığını hatta bir dönem Kızılcıklı’nın menajerliğini üstlendiğine tesadüf ediyoruz. Sami Karayel 5 Nisan 1939 yılında Yeni Sabah gazetesindeki yazısında sporcu kişiliğini şu satırlarla özetlemişti:

“Gençliğimde sporların envaını [pek çoğunu] yapardım. Meselâ gülle, lobut, eskrim, boks, paralel, barfiks, futbol atlamalar… Bilhassa, yelken ve deniz sporu… Fakat bu sporların içinde en sevdiğim ve merbut [bağlı] olduğum güreş idi. Güreşe evvelâ yağ güreşinden başlamıştım. Meşrutiyet ilân olunduktan sonra alafranga güreş yapmağa koyuldum. Biraz sonra serbest güreş yapmağa aşk bağladım… Yani anlayacağınız her telden çaldım… Yağ güreşinde ustam, Şimdi Elâziz’de, akıl hastahaneleri sertabibi olan Doktor Hakkı Bey’dir. O vakitler o, Tıbbiyeye devam [eder]; ben de Yüksek İktisat Mekteb-i Âli kısmına giderdim. Alafranga güreşte ustam, meşhur Tatavla Rumlarından Meneli idi. Meneli, elyevm [bugün] Yunan millî güreş ekibinin umumî kaptanı ve antrenörüdür. Belki yetmişlik vardır. Serbest güreşte de ustam, Tekirdağlı Sarı Hafız’dır. Bu meşhur pehlivan Amerika’dan avdet ettiği [döndüğü] zaman bize orada öğrendiği serbest güreş oyunlarını göstermişti.”[2]

Karayel’in aynı zamanda İstanbul’da düzenlenen güreş müsabakalarında hakemlik vazifesini üstlendiğini de görmekteyiz. Cumhuriyet Dönemi’nin meşhur pehlivanı Tekirdağlı Hüseyin’in biyografisini kaleme alan Mehmet Canbulat’ın naklettiğine göre 14 Kasım 1937’de Taksim Stadı’nda Mülayim Pehlivan’la Hintli Fazzal Muhammed’in müsabakasını yöneten Karayel, Hintli’nin Mülayim’in sırtını yere getirmesiyle Hintli lehine galibiyet kararı vermiş; bunun üzerine ortalık karışmış; Karayel’e ileri geri sözler sarf eden Mülayim, Karayel’in kararını değiştirmemesi üzerine tecrübeli spor adamının üzerine yürümüştü. Kavgaya dönüşmek üzere olan kargaşayı güvenlik görevlileri sona erdirmişlerdi.[3] Aynı Karayel’i Hintli Fazzal’ın Tekirdağlı Hüseyin’le olan güreşinde bu kez yan hakem olarak görüyoruz. Tekirdağlı’nın Hintli’yi ezici bir şekilde yenmesi üzerine Sami Karayel duygularına hâkim olamamış ve yan hakem olmasına rağmen ringe fırlayarak Türk şampiyonunu alnından öpmüştü.[4]

Âdeta on parmağında on marifet olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz Sami Karayel, Hüseyin Nihal Atsız’ın Hesap Böyle Verilir adlı makalesinde dönemin muteber Türkçülerinden biri olarak tasvir edilmişti. Aynı makalede Atsız’ın dediğine göre Karayel 17 sayı çıkmış olan Bozkurt dergisi yazı işleri müdürüyken dönemin ünlü Türkçü liderleri Atsız ve Reha Oğuz [Türkkan] arasındaki ihtilaflarda arabulucu olabilecek kadar itibarlıdır.[5]

Ünlü yazar Rıfat Ilgaz, Sami Karayel’i:

“Eski bir ‘maarifçi’ydi. Doğu’da Milli Eğitim Müdürlüğü yapmıştı. Büyüklerden tanımadığı yoktu. Oysa bizim yokuş onu pehlivan tefrikacısı olarak bilirdi. Sami Karayel’i tanıyan kaldı mı bilmem. Otuz beş yıl önce Karagümrük Ortaokulunda öğretmendik. Benim ne okutacağımı söylemesem de bilirsiniz. Eğer onu bir kez görmüş olsaydınız ne öğretmeni olacağını altmışa yakın yaşını bir yana iterek bir bakışta anlayıverirdiniz. Bitirim yürüyüşlü, afili duruşlu, kibar giyinişli… Kırkpınar ağzıyla yazmasını bilen dara geldi mi temiz İstanbul şivesiyle göçmen ağzını ustaca karıştıran bir adamdı.”

sözleriyle tarif etmişti.[6]

 

Karayel En Meşhur Türk Pehlivanları serisinin ilk kitabı olan Kel Aliço adlı eserinde bu seriyi yazmakla bir milli görevi üstendiğini

“Lafın doğrusu, âcizane ben, Aliço’yu ve mümasillerini [benzerlerini] yazmamış, tanıtmamış olsa idim bugünkü Türk cemiyeti maatteessüf bu namdar pehlivanı ve mümasillerini tanımamış olacaktı… Ve benim gibi meraklı olup -yalnız meraklı değil, bizzat yağ güreşi ve diğer güreşleri yapmışımdır- yalnız kendi aralarında konuşulup bilinen Aliçolar, bir gün gelip haritadan ve tarihten silinecekti. Ben, bir öz Türk sıfatıyla yine bu öz Türk sporcularını milletime tanıtmakla sonsuz bahtiyarlık ve sevinç duyuyorum”[7]

 

satırlarıyla ifade etmişti. Karayel’in hem Türk pehlivanlarının Türk toplumuna tanıtılmasında hem de bir gazetecilik geleneği olan pehlivan tefrikalarının oluşmasında büyük emekleri olduğu kuşkusuzdur. Yazarın Türk pehlivanlarıyla alâkalı engin bilgilerine rastladığımız bu yazıların büyük kısmının Karayel’in edebi gücünün eseri olduğunu söyleyebiliriz. Zira yazar akıcı üslubuyla anlattığı güreşlere bizzat şahit olmamış kendisine anlatılanları hayal gücüyle zenginleştirmiştir.

 

Karayel serinin sekizinci kitabı olan Yörük Ali adlı eserinde aslında pehlivanların hikâyelerini daha tafsilatlı bir şekilde anlatmak mümkünken kâğıt bunalımına denk gelindiği için eserlerin “hulâsatülhulâsa” yani özetin özeti şeklinde basılmak zarureti doğduğundan bahseder. Yazarın hayalinde kâğıt buhranının atlatılması durumunda eserlerin mufassal şekillerini neşretmek vardır. Karayel, yine de vücuda getirdiği eserlerin kıymetinin farkındadır. “Tevazua lüzum görmem.” diyerek başladığı satırlarda eserin misyonunu şu şekilde açıklayacaktır:

“Eğer ben, Türk pehlivanlık tarihine ait olan bu eserleri neşretmemiş olsaydım Türkler, maatteessüf babayiğitlerini bilmeyeceklerdi.”

 

Sami Karayel, Celal Davut Arıbal gibi yazarlar Sultan Aziz’in pehlivanlığına dair menkıbeler yazsa da pehlivan tefrikalarının ana kaynağı olan Suyolcu Mehmet pehlivan Sultan Aziz’in kispet giyip meydana çıkarak pehlivanlarla güreşmesini kesin bir dille reddetmiş, “Eğer Sultan Aziz kispet giyip güleşmeğe kalkaydı, delirmiş diye daha o zaman tahttan indirirlerdi” demişti.[8] İkili arasındaki sorun o kadar büyümüştür ki menkıbelerin kaynakları arasında Suyolcu’yu saymayan Karayel, Yeni Sabah gazetesinde isim vermeden Suyolcu’yu için “Bugün eski pehlivanlarımızdan kimse kalmadı. Bir tek kişi var ki, o da okumak, yazmak bilmediğinden bir şey bilmiyor. Çünkü hatıralarını iyice muhafaza edememiş. Aynı zamanda da fazlaca mübalağa ediyor. Tarafgirlikler yapıyor” diyecek,[9] Suyolcu da 107 yaşındayken İsmail Habip Sevük’e verdiği mülakatta Sami Karayel’in hayatının son döneminde kendisiyle görüşme taleplerini kabul etmediğini ifade ederek doğruyu söylemenin ölüyü hayırla anmaktan daha hayırlı olduğunu ifade edecekti.[10]

Türk pehlivanlık tarihinin temel kaynağı olarak kolaylıkla tarif edebileceğimiz En Meşhur Türk Pehlivanları serisinde ata sporunun bugünkü durumuyla ilgili çok mühim ikazların olduğu bölümlere de tesadüf edilmektedir. Kanımızca Türk yağlı güreşinin ruhuyla uzaktan yakından ilgisinin bulunmadığı minder güreşine has puanlama usulü günümüz yağlı güreşini asıl halinden uzaklaştırıp aslını sadece andıran bir karikatür haline dönüştürmüştür. Karayel’in kitabında puanlama usulünün daha o dönemde bile tartışma konusu olduğunu görüyoruz. Puanlama usulü tartışılmaktadır ve Karayel bunun mahzurlarını bir bir sıraladıktan sonra şiddetle karşı çıktığı bu usulün yağlı güreşe sokulmaması konusunda Türk toplumunu ikaz etme vazifesini ifa etmiştir.

Yağlı güreşin Türk’e has bir güreş olduğunu ve Batı tarzı güreş usulleriyle sulandırılmaması gerektiğini ifade eden Sami Karayel, enfes üslubuyla yağlı güreşin neden Türk’e has bir güreş olduğunu şu satırlarla ifade etmişti:

 

“Malûmdur ki bizde, spor ve sporcuyu bir cahil insan gibi telâkki ve mütalaa etmek zihniyeti son otuz beş senedir moda olmuştur. Bu, doğrudur. Çünkü otuz beş senedir Türkiye sporunda öyle gaflar, öyle yanlış istikametler, öyle yanlış prensipler üzerinde yüründü ki… Türk sporunun otuz beş senelik mahsulü bir ucube doğurdu. Yalnız fikir ve amel itibarıyla bir ucube değil, bir alay serseri ve cahilleri etrafına toplayarak Türk sporu, asil olan milli maksatlarından ve çok esaslı ve köklü olan ecdat anane ve prensiplerinden uzaklaşarak Avrupa’nın ve bilhassa Lâtin ırkının mütefessih [çürümüş] ve hiç bir realiteye uymayan fantazya sporlarına boyun eğip kaldı.

 

Tanzimat-ı Hayriye’den sonra münevverlerimizin Avrupa taklitçiliği gibi Türk sporu da asil benliğini ve milli şiar ve hırsını kaybederek mütereddi [soysuzlaşmış] ve realitelere katiyen uymayan mütefessih bir Lâtin yumurcağı gibi elden ele zırlayarak dolaşan bir meta oldu. Bu sebeple spor; bir haylazlar ve başıboşlar meşgalesi ve fikir sahasında muvaffak olamayıp da şöyle böyle ve en geri rekorlarla şahsiyet yapanlar spor teşkilâtı hazinesinden geçinir yıldızlar oldular. Üste de beynelmilel seyahatlere iştirakler dolayısıyla birer turist şahsiyetler ve parazitler türemesine vesile oldu. Fakat asil Türk bünyesi; ne bu mütereddi sporu kabul ve ülfet etti ve ne de ettirilebildi. Çünkü asil Türk ananesi, realitelere uymayan fantazyalar peşinde koşan bir ruha malik değildi.

 

Türk, fantazya bilmez. Döğüşü, döğüş olarak bilir. Boğuşmayı boğuşma olarak bilir ve yapar… O, tabiatın çocuğudur. Realitelere uymayan hareketleri, palyaçoluk addeder ve bir zuhuri kolu [orta oyunu takımı] gibi seyreder ve yapar. Meselâ Türk güreşi her taraftan tutma, istediğin gibi hareket etme müsaraasıdır [güreşidir] ve tabiatın, realitenin de tam kendisidir. Hal böyle iken ona alafranga güreşi yaptırmak çok güçtür. Hiç, bir Türk tabiatın ve realitenin haricinde olan boğuşmayı yapar mı?… Belden aşağı tutmayacak, yirmi dakika güreş yapacak, on dakika boğuşacak, kura atıp alta üste yatacak… Puanla mağlup ve galip olacak… Bir hamam bohçası gibi küçük ve sahası dar bir minder üzerinde güreşecek… Hasmı minderden dışarı çıktı mı yakasını kurtaracak, sıkılmayacak, ezilmeyecek, okkalar bir olacak ilh… Bu derece gayritabii bir palyaço güreşine Türk’ün asil ruhu ve reel kafası tahammül edebilir mi?… Türk; alafranga güreşi, bir güreş değil bir palyaçoluk diye telâkki ediyor ve etmiştir. Yalnız bu değil, Avrupa’nın bütün fantazi sporlarına bu gözle bakmıştır. Bu sporları birer oyuncak, birer palyaçoluk görmüştür. Türk, güreşir… Karakucak güreşir, yağlı güreşir, hem de kıran kırana kategori farkı gözetmeden güreşir… Meydanı geniştir. Kaçana da kovalayana da saha açıktır. Tahdit [sınırlama] yoktur.

 

Saat muayyen [belirli] değildir. Öldüresiye kadar, pes edinceye kadar güreşir… Sonra, Türk kategori tanımaz… Altmış okkalık bir Türk yüz otuz okka ile de güreşir. Boğuşmada zekâ ve maharet arar; et ve okka değil!.. Yine sonra Türk; kategori dereceleriyle kendini itiyatlandırmak [alıştırmak], terbiye etmek istemez; zaten onun ruhî varlığı böyle mevcudiyetler tanımaz… Hem nasıl olur?.. Kategori ile hemayar [eşit seviyede] dövüşmeğe alışmış ve terbiye edilmiş fertler ve cemiyetler; demek kendilerinden yüksek kategoriler karşısında döğüşü aldıkları terbiye mucibince bırakıp kaçacaklar mıdır?.. Bir bölük piyadenin karşısına bir alay çullanınca kategori farkı vardır, düşman kahirdir diye kaçacak mıyız?.. Ve bu kaçışı zafer mi telâkki edeceğiz?… Süngü süngüye geldiğimiz bir düşman neferinin okkasını mı ölçeceğiz?.. Okkası bizden fazla ise ‘Eh!.. Kategori farkı var!’ diye silahı bırakacak mıyız? Kategori terbiyesi ile büyümüş fertlerin ve cemiyetlerin yapacağı başka ne olabilir?.. Spor ve pehlivanlık bu mudur? Türk, dövüşte, musaraada kategori tanımaz… Türk, adet hiç tanımaz… Türk, musaarayı olduğu gibi tabiatıyla alır… Ve hiçbir farka bakmadan boğuşur.”[11]

 

Sami Karayel pehlivan tefrikası yazarlarının tipik özelliklerinden biri olan “abartılı üslubu” sıklıkla tercih etmiştir. Eserlerini okuyanlar hemen hepsi aynı dönemde yaşayan pehlivanların hepsinin namağlup olamayacağını elbette varsaymaktan uzak değillerdir ancak Karayel de yine diğer tefrika yazarları gibi “ne şiş yansın ne kebap” misali bu fazlaca itidalli tavrı sürdürmektedir.

 

Âtıf Kahraman Türk pehlivanlığıyla alâkalı en gerçekçi ve titiz çalışmaları yapan bir araştırmacı olarak Sami Karayel’in mübalağalı üslubunu şu sözlerle eleştirmişti:

 

“Sami Karayel, pehlivanlarımızın hayatlarını kitap halinde yayımlıyan ilk yazardır. Gençliğinde Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nde Ahmed Fetgeri, İsmail Hakkı Vefa, Sezai, Şevket ve Sevaşi beylerle güreş yaptı. Eylül 1911 de Taksim’deki sirkde yapılan amatör güreş yarışmalarına katıldı. Spor öğretmenliğinden emekli oldu, özellikle bu konudaki yazılarıyla tanındı. Ancak o da gerçeğe aykırı yazmaktan kendini alamadı. Sultan Abdülaziz’i padişah iken güreştirdi. Buna Suyolcu Mehmed Pehlivan çok kızardı.

 

Sami Karayel, Babanakkaşlı Eyüp Pehlivan’ın hep yenildiğini yazdığı için, Eyüb Pehlivan üzülürdü. Eyüp Pehlivan’ın dileklerini ve selâmını iletmek üzere 1944 yazında gittiğim Amavudköy’ündeki evinde tanıştık. Konuşmalarından onun da pehlivanlarımızı üç beş kuruş için istismar ettiği sonucuna vardım. Hergeleci’yi anlatırken “Ensesi o kadar nasır tutmuştu ki o zaman kolayca yanan kibritleri ensesine sürerek yakardı…” demişti. Baltaoğlu’nu nereden duydun soruma da “Sivas da öğretmen iken ihtiyarlardan işitmiştim Amasyalı imiş.” karşılığını verdi. Babamın dedesi olan ünlü cirid oyuncusu Baltaoğlu Abdullah (Kahraman)ı da Rumeli de güreştirdi. Ama yine de güreş tarihimize çok yararlı olmuştur.”[12]

 

Âtıf Kahraman aynı hâdiseyi Koca Yusuf kitabından 17 sene evvel yayınlanan Sultan Mahmud’un Baş Pehlivanları[13] isimli kitapta da ele almış, ancak ense ile kibrit yakma olayıyla alâkalı görüşlerinin 17 sene sonra değiştiği görülmüştür. Kahraman’ın Hergeleci’nin ensesi ile alâkalı Sami Karayel’in iddiasıyla alâkalı sözleri 1970’de şu şekildeydi:

 

“Koca Yusuf’un Adalı Halil’in Koca Rüstem’in Kafa Ali Pehlivan’ın ve onlar gibi nicelerinin elenselerini yiyen o ensenin nasırlaşmaması mümkün mü? Sami Karayel hocamız her ne kadar biraz mübalağacı ise biz bu sözlerinde bir mübalağa göremiyoruz.” [14]

 

Sami Karayel uzun süredir mücadele ettiği hastalığa Cerrahpaşa Hastanesinde yenik düşmüş 21 Kasım 1946 tarihinde hayata veda etmişti.

 

 

[1]http://www.biyografya.com/biyografi/5954

[2] Sami Karayel, “Sultan Aziz Devri Pehlivanları Akkoyunlu Kazıkçı Karabekir”, Yeni Sabah, 5 Nisan 1939, sf.4.

[3] Mehmet Canbulat, Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan, Dâhi Yayıncılık, 2015, sf. 83.

[4]Age., sf. 93.

[5] Atsız, Hamza Sadi Özbek, Hesap Böyle Verilir, Baysan Basım Yayın 1992, s.18. İlk neşir tarihi 1943.

[6] Rıfat Ilgaz, Nerde Kalmıştık, Çınar Yayınları, 1984, sf. 107.

[7] M. Sami Karayel, Kel Aliço, Muallim Ahmet Halit Kitabevi, İstanbul, 1941, sf. 9.

[8] İsmail Habip Sevük, Türk Güreşi Garp Alemindeki Kasırga, Ocak Matbaası, 1948, s 240

[9] Sami Karayel, Aliçonun Son Güreşleri, Yeni Sabah Gazetesi, 23 Mayıs 1940 s. 4.

[10] İsmail Habip Sevük, Türk Güreşi Garp Alemindeki Kasırga, Ocak Matbaası, 1948, s 240

[11] M. Sami Karayel, Kel Aliço, Muallim Ahmet Halit Kitabevi, 1941, İstanbul, s.9.

[12] Âtıf Kahraman, Koca Yusuf,

[13] Âtıf Kahraman, Sultan Mahmud’un Baş Pehlivanları, Divan Matbaası, 1970, s.

[14] Âtıf Kahraman, Sultan Mahmud’un Baş Pehlivanları, Divan Matbaası, 1970, s.88.

Comment here