Biyografi

Murat Sertoğlu

Murat Sertoğlu
Bu makaleyi 15 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Oğuzhan Murat Öztürk

“Biz yağlı güreşlere, Murat Sertoğlu’ndan (Eski bir pehlivan imzasıyla) okuyarak ve görmeden aşık olan kuşaklarız… Kel Aliçoları, Çolak Müminleri, Arnavutoğullarının hayatlarını tarih gibi biliriz.

Sertoğlu’nun kaleminden o güreşleri okumaya doyamaz, akşam babamın eve dönmesini ve gazeteyi getirmesini heyecanla beklerdik, ağbimle.. Tefrika halinde devam eden güreşin sonunu okumak için..”

                                              Hıncal Uluç- 12.07.2011- Hıncal’ın Yeri- Sabah Gazetesi

 

Mustafa Çalık Hoca’nın yıllardan beri misafirlerini ağırladığı meşhur Tunus 53/3 adresinde mukayyet Türkiye Günlüğü’nde Çalık Hoca yeri geldiğinde gerek yöresel ağızları kullanarak gerek dublajını yaptığı kişinin o anda birebir taklidini yaparak süslediği her zamanki nefis üslubuyla mutat konuşmalarından birini yaparken bir anda bana döndü ve beni konuklarına tanıttıktan sonra yayına hazırladığım ve okuyucuyla buluşamamasının ıstırabını duyduğum Sami Karayel’in Aliço’nun Son Güreşleri nam kitabını methetmeye başladı. Bilen bilir Mustafa Çalık’ın methiyesine nail olmak az iş değildir. Hemen ardından konuyu gençlik anılarına getirdi Hoca ve yevmiyeleriyle aldıkları gazetelerde kardeşiyle nasıl sayfaları bölüştüklerini ve kendisinin Murat Sertoğlu tefrikalarını nasıl iştahla okuduğunu anlattı. Hoca konuşmasını sürdürürken mecliste bulunan herkesin hemen hemen -kısık sesle- benzer şeyler mırıldandığını hatırlıyorum. Bu sessiz senfonide uzun ve dikkate şayan cümleler duymak imkân dahilinde olmasa da iki kelime kulak çeperlerimi aşarak tebarüz etmeyi başarıyordu:

“Murat Sertoğlu.”

Dikkate şayan olan şuydu yeni nesil bilmese bile o fısıltıların malikleri bir hayli geniş bir yaş aralığını kapsıyordu ve Sertoğlu yıldan yıla popülerliğini yitirse ve artık maziye ait bir yazı geleneğinin temsilcisi olsa da bir şekilde hafızalara kazınmayı başarmıştı. Mustafa Çalık’ın ağzından Sertoğlu’nu duymam da yeni değildi. Kitabı hediye ettiğimde “Oğuzhan Paşa Murat Sertoğlu bir başkadır onun üslubunun lezzeti ayrıdır” dediğinde “Hocam Sami Karayel bu işin ilk temsilcisi Murat Sertoğlu başka şeyler yazarken Karayel pehlivan tefrikaları yazıyordu beğeneceğinizi düşünüyorum” demiştim.

Sertoğlu, Sami Karayel gibi Eşref Şefik ve Celal Davut Arıbal gibi pehlivan yazıları yazmış ama dilimize bir türlü sonu gelmeyen işler için kullanılan “pehlivan tefrikası gibi uzamak” kelimesinin girmesinin müsebbibi olmuştu. İddiaya göre gazeteyle yazı başına anlaşan Sertoğlu bazen bir güreşi günlerce uzatır güreşin sonucunu merak eden okuyucuları ertesi günü iple çeker ama Sertoğlu yazıyı uzattıkça uzattığı için güreş bir türlü nihayet bulmazdı. Okuyucuları on binleri bulan bu yazılar en heyecanlı yerinde -sözgelimi bir pehlivan diğerini kündeye almışken yahut çapraza almış gerisin geriye sürerken- kesilir okuyucunun heyecanıyla beraber yazı da ertesi güne intikal ederdi. Pehlivan tefrikalarının sıkı takipçilerinden olduğu söylenen Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in yine böyle en heyecanlı yerinde kesilmiş bir tefrika sonrası Sertoğlu’nu arayarak güreşin sonucunu sorduğu rivayeti mevcuttur.[1]

Murat Sertoğlu pehlivan tefrikalarının bir edebiyat türü haline gelmesinin en önde gelen sebebidir. Yazıları o kadar popüler olmuştur ki o gazete değiştirirse okur da onunla beraber gazete değiştirir ve diğer kıstaslara bakmaksızın diğer gazetenin okuru haline gelirdi. Yine bu popülerlik sebebiyle aynı anda 3 ayrı gazeteye bazı müstear isimlerle yazdığı olmuştur. Yazılan bu yazılar okuyucuya sadece muhayyel çimenler kurdurup üzerinde Rumeli ağzıyla konuşan hayali pehlivanları güreştirmiyordu, bu yazılarda okur ahlaklı olmayı, büyüğe saygıyı ve namuslu olmayı da okuyordu. Halk bu lezzetli yazıları öylesine benimsemişti ki okuyamadıkları, ellerinde bulunmayan yazıları gazetelere mektup yazarak istemekteydi. Bu noktada aklıma kitap fuarında sohbet ettiğim ve Aliço’nun Son Güreşleri’ni hediye ettiğim Erol Üyepazarcı’nın söyledikleri geliyor:

“Dedem pehlivan tefrikalarını çok severdi. Bana okutur ve dikkatle dinlerdi. Ben bazen sıkılır, yazı bir an evvel bitsin diye bazı yerleri atlayarak okurdum, ama o atladığımı anlar bana yeniden okuturdu.”

Karayel’in kitabını hediye ettiklerimden bir diğeri de rahmetli Ozan Arif’ti. Teşekkür etmek için beni aradığında telefonu bende olmamasına rağmen sesini tanımıştım. Zira küçük yaşlardan beri sesine aşinaydım. Hasta olduğunu bildiğimden kısa tutmaya çalıştığım sohbetimiz sırasında Ozan Arif şöyle demişti: “Oğuzhan kardeşim biz Murat Sertoğlu okurduk.”

Yeniçağ gazetesinde Şemsi Sılkım Bey’in Murat Sertoğlu’nu anlattığı hayli ilginç bir yazısı var, Sılkım, çok sayıda okuyucunun, “Murat Sertoğlu’nun günlük tefrikalarını okuyup merakını gidermek için öğlen yemeğini bile bir kenara bırakıp saat 11.30’dan itibaren gazetelerin baskılarının yapıldığı bina önüne gelip çöreklenerek, ilk baskıyı aldığını ve hatta orada köşede okurken, veya yoğun trafiğe aldırmadan sokakta okuyarak iş yerine döndüğünü” belirttiği yazısında Sertoğlu’nun bu yazıları yazma sürecini şöyle kaleme alıyor:

“Murat Sertoğlu, Kadıköy’deki evinden 8:30 vapuru ile Karaköy’e gelir, 34 numaralı çift vagonlu kırmızı tramvayın öndeki koltuğuna kurulur, vapurda yarıda kalmış tefrikasını, Beyazıt meydanına gelinceye kadar kurşun kalemiyle yazıp bitirirdi. Sonra Laleli Koska’ya kadar yürür, nargile tiryakilerinin tutkun olduğu kahvehaneye geldiğinde, ahbaplarının koruyup kendisine ayırdığı hasır koltuğuna oturduğunda nargileci başı, elindeki küçük maşa ile eleme kömürün külünü savurur, yeni hazırlanmış tömbekili kadife saplı nargilesini de ayağı dibine yerleştirmiş olurdu. İlginçtir; Murat Sertoğlu, Hergün ve Gece Postası gazetelerindeki tefrikaların bir gün önce nerede bittiğini görmeden burada devamını yazmaya başlarken çevresindekilerle sohbetini ve bilhassa günün siyasi konularını tartışma halinde sürdürdüğü gibi çok sayıda hayran ve ziyaretçilerini de bu arada kabul ederdi. Tefrikalarını bitirdiğinde, saat 11:00’de yerinden kalkarken iki çay parası ile nargile ücretini ve bahşişini de öder, Çarşıkapı’ya yönelirdi. Çarşıyı geçerken tanış olduklarıyla ayak üstü kısa sohbetini de ihmal etmez, her selam verene eliyle mukabele ederek gazeteye varırdı. Yazılarını Gece Postası Yazı Müdürü Murat Kayahanlı’ya teslim ederken, çayını içer 10 dakika kadar süren sohbetin ardından, Hergün Gazetesi’ne yürür, Genel Müdür Abbas Parmaksızoğlu onu masasında karşılar, günün siyasi konuları ve yeni tefrikanın şeklini konuşurlardı.
Yemeğini genellikle Ali Bey’in Sirkeci’deki İstanbul Lokantası’nda yerken masası ve çevresi gazetelerin sahipleriyle yazarların adeta meşveret yerine dönüşürdü. Bu arada iş adamları, tanıdık simaların da doluşması ile koyulaşan sohbet saat 14:00 -15:00’e kadar sürerdi.”[2]

Sılkım aynı yazıda Sertoğlu’nun 2 kat maaş teklifini reddettiğini de not ediyor. Sertoğlu’nun tefrikalarıyla alakalı bir yazısında gazeteci Refik Durbaş şu sözleri kaleme almıştı:

“Murat Sertoğlu, pehlivan, aşk, tarih olmak üzere günde 4-5 tefrika ile gazetenin neredeyse bir sayfasını doldururdu. Bunları da genellikle eski harflerle yazardı. Osmanlıca bilen tek dizgici haliyle hepsini yetiştiremezdi. Ben her gece iki sayfayı yeni yazıya çevirirdim. Bu sayede de “tefrika”nın künhüne varmıştım.

Tefrikada önemli olan son paragraftı. Özellikle pehlivan tefrikası ise başlarda istediğin kadar kuşlardan, böceklerden, havanın güzelliğinden söz et, önemli değil. Fakat son paragrafa geldiğinde, güreşçinin biri kündeye gelecekse, orada kalacak ve okur merak edecektir. Ertesi gün yine kuşlardan, havaların güzelliğinden başla söze, ama son paragrafta okur yine merakta kalmayacaksa o tefrikadan hayır gelmez.”[3]

Bir söyleşi sırasında kendisine sorulan “Unutulmaz anınız nedir?” sorusuna

“Koca Yusuf’un mezarını da ben buldum. Koca Yusuf Azor Adaları’nda yatıyor. Bir Amerikan dergisinde okudum, diyor ki dergide: Burgonya gemisi çarpışıp battıktan 15 gün sonra Sentasen Adası’nda cesetler bulundu. Cesetlerden birisinin boyu 2 metreydi, belinde de kuşak vardı. Adanın papazı hangi milletten olduğunu anlayamadı, ama yolculardan birisi onun Türk olduğunu söyleyince onu ayrı bir yere defnettiler. Bunu ben yazdım. Rahmetli Cemal Gürsel beni Ankara’ya çağırdı dedi ki: ‘Ben Koca Yusuf’un kemiklerini Ankara’ya getirteceğim’. Dedim ki, ‘Paşam siz bunu yapamazsınız. Elçilerimiz böyle işlerle uğraşamayacak kadar naziktirler.’ Kızdı ‘Getiririm’ dedi, Semih Bey’e emir verdi, ama sonra bir şey olmadı, zaten rahmetli oldu” cevabını vermiştir.

Bu oldukça su götürür iddia Sertoğlu’nun bazı tepkiler almasına sebebiyet vermiştir. Sözgelimi Türk pehlivanlığıyla alâkalı en ciddi çalışmalara imza attığını rahatlıkla söyleyebileceğimiz Âtıf Kahraman, Kültür Bakanlığı’ndan çıkmış olan Koca Yusuf adlı kıymetli çalışmasının bir bölümünü Sertoğlu’nun bu iddiasına ayırmıştır. İlgili bölümde Koca Yusuf’un çoluk çocuğuna kavuşamadan ölmesi, Türkiye’de şanına lâyık bir güreş salonu yahut isminin anılmasına vesile olacak bir güreş organizasyonu yapılması ya da hiç olmazsa Gençlik Parkı’na heykelinin dikilmemesi gibi talihsizliklerini saydıktan sonra 3. bir talihsizlik maddesi olarak şu cümleleri yazmıştır:

“Bütün bu talihsizlikleri az imiş gibi, Gençlik ve Spor Bakanlığımız, 1973 yılımda Azor adalarında gömülü bir Hıristiyan gemicinin kemiklerini, Koca Yusuf’un kemikleri diye Türkiye’ye getirtmeye kalkıştı.

Böyle bir faciayı düşünmek bile insanın tüylerini ürpertiyor.”

 

Atlas Okyanusu’nun haritasına bakılırsa, Bourgogne gemisinin battığı yer olan Sabel Island adası ile okyanusun ortasındaki Azor takım adaları bir birinden en azından 3000 kilometre uzaklıktadır. New-York’dan Le Havre limanına giden gemilerin rotası da o yönde değildir. Hatta o tarafa akıntı da yoktur. Nasıl oluyor da 10 gün içinde bir cesed 3000 kilometre uzağa sağlam olarak gidebiliyor.”

Kahraman bununla da yetinmeyerek dipnotta da

“Daha önceki yıllarda da bir güreş tefrikası yazarı[4] Reisicumhur Cemal Gürsel’den Koca Yusuf’un kemiklerinin getirilmesi için kendisinin Azor adalarına gönderilmesini istemiş Cemal Gürsel’de “Bu işin resmi yollarla yapılmasının daha çabuk sonuç vereceğini düşünüp, özel kâtibi Semih Akbel’i çağırarak, Portekiz elçimize bir mektup yazılarak bu işle ciddi surette ilgilenmesini emretmiş” diyerek 15 Mart 1973 tarihli Tercüman gazetesi haberinin belgesini sunarak üstü kapalı Sertoğlu’nun eleştirmişti. Benzer bir iddiayı seneler sonra Sunay Akın’ın da gündeme getirdiğini ve benzeri tepkilerle karşılaştığını da ekleyelim.[5]

Murat Sertoğlu on yıllar süren gazetecilik ve tefrika yazarlığı mazisi ile Türk matbuat tarihine altın harflerle yazılmış bir isimdir. Onlarca kitap film senaryosu binlerce sayfa tutan tefrika yazarlığı ve onunla beraber gazeteden gazeteye koşan okurlarıyla kapanmakta olan bir devrin remzidir Murat Sertoğlu. “Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sada imiş” şiarınca unutulmayacak hoş bir sada bırakan Sertoğlu matbuat âleminin efsaneleri arasında her daim kendine yer bulacaktır.

[1] TRT’de yayınlanan Türk Kültüründe Güreş belgeselinde rahmetli Ali Gümüş aranan kişinin kendisi olduğunu ifade ediyor.

[2] Şemsi SILKIM, Yeniçağ, Basın tarihimize pehlivan tefrikalarıyla damga vurdu, 12.12.2010.

[3] Refik Durbaş, Birgün Gazetesi, 13.12.2012.

[4] Murat Sertoğlu’nu kastediyor.

[5] Koca Yusuf bölümünde detaylar mevcut.

Comment here