Biyografi

Eşref Şefik

Bu makaleyi 22 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Oğuzhan Murat Öztürk

Günümüzün Eşref Şefik’ine… Recep Tosun’a..

“Eskiden yüzde yüz Türk semtlerin, mesela Kocamustafapaşa’nın, İhsaniye’nin, Libadiye’nin, Kozyatağı’nın ma­halle kahvelerinde aklı işlere oradaki yarı ümmilerden biraz daha fazla eren, iyi kötü okuması yazması olup Karagöz ga­zetesinin “Moskof gâvurunun İngiliz domuzu ile ittifak kurduğunu” bildiren başmakalesini okuyup kahvede ahkâm ke­sen, bundan ötürü sayılan, sevilen, fikirlerine değer verilen halk tipi kahve bilginleri, mahalle ağabeyleri vardı. Ağzı iyi laf yapan bu babacan kişiler birer de konuşma ustası olur­lardı. Ağızlarına baktırırlardı. Ben Eşref Şefik’i her zaman onlara benzetmişimdir.

Yüzde yüz bizden, yüzde yüz yerli, yüzde yüz İstanbul­lu bu sohbet ustası, radyo aracılığı ile sade şu semt kah­vesini, bu semt meydanını değil, tüm Türkiye’yi de ağzına baktıran bir milli kahve ağabeyi hâline gelivermişti.”

Haldun Taner

 

Neşriyat Aleminden Dört Portre- Kalemin Peşrevi-1 Eşref Şefik

“Alo Alo. Muhterem, samiin.[1] Burası İstanbul Telsiz Telefonu. 1200 metre tul-u mevç, 250 kilosaykıl. Şimdi akşam neşriyatımıza başlıyoruz” bu anons duyulduğunda takvim yaprakları 6 Mayıs 1927 tarihini gösteriyordu. Yer Sirkeci’deki Büyük Postane’dir. Sesin sahibi -o an için sadece hoparlörden duyulsa da- ilerleyen yıllarda memleketin dört bir tarafında radyolar aracılığıyla evlere misafir olacak Eşref Şefik’tir. O Eşref Şefik ki Sevr anlaşmasına yegâne ret oyunu veren Rıza Bey’in yeğeni Meclis-i Mebusan mebuslarından Şefik Bey’in de oğludur. 1894 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Eşref Şefik Mekteb-i Sultanî ve İstanbul Erkek Liselerinde eğitim gördükten sonra Fransa’da siyaset bilimi tahsil etmişti. Bu yüzden Şefik’in atideki radyo anlatımlarında “müsaadeniz olursa sütümü içeyim boğazım kurudu”[2] cümlesiyle beraber en çok öne çıkan cümleleri “Ben Paris’teyken” diye başlayan cümleleri olmuştur. İstanbul’da milli hassasiyetleri kuvvetli bir ailenin evladı olarak Çanakkale savaşına gönüllü olarak katılan Eşref Şefik, Türk spor ve basın hayatının şahika isimlerinden birisi olarak temayüz edecektir.

Eşref Şefik’in ilk pehlivan tefrikası yazarlarından biri olması onun bu yazı dizisindeki yerini muhkem hale getirse de onun öze çıkan özelliğinin bu olduğunu iddia etmek şüphesiz ki onu tam olarak anlatamamak olur. Zira Eşref Şefik’in örneklerini bu yazıda gösterebileceğimiz gibi tek marifeti maharetli bir kalem olarak pehlivan menkıbelerini gazete sayfalarına taşımak değildi.[3] Şefik sporun her türlüsüne alaka duyan, genel kültürü seviyesi yüksek bir kalem erbabıydı.  Keyfi yerinde olduğu zaman kaleminden bal damlayan kelime üstadı, öfkeli olduğunda zehir zemberek yazılar da kaleme alabiliyor muhataplarını çileden çıkartabiliyordu.

Eşref Şefik’in keskin kalemi ile gazetedeki köşesinde yazdığı sert eleştiriler Galatasaray Spor Kulübü’nün bölünmesine sebep olacak kadar etkilidir. 3 Şubat 1933 yılında Şefik’in sert yazılarının tartışıldığı yönetim kurulu toplantısında Eşref Şefik’in ihracı meselesi de gündeme gelmiş, Eşref Şefik gibi muhaliflerden biri olan Sadun Galip’in en azından Şefik’e kendisini savunma hakkı verilmesi talebi dikkate alınmayarak Eşref Şefik Galatasaray Spor Kulübü üyeliğinden ihraç edilmişti.[4] Ne var ki bu Galatasaray yönetim kurulu için bu çözüm olmadığı gibi daha büyük sorunların başlaması anlamına gelecekti. Şefik’in ihracından sonra Mehmet Yüce’nin İdmancı Ruhlar kitabında yazdığına göre yaşananları “… Tenkit, canlı ve dayanaklı uzviyetler içine şifa verici bir cerrahi ameliye gibidir; dişçinin kerpeteninden kaçan ürkek çocuğu, yarın, daha müthiş ağrılar bekliyor!”[5] cümlesiyle yorumlayan Burhan Cahit Bey’in kehaneti gerçek olacak Sarı-Kırmızılar’da sular türlü durulmayacak, 27 kişi kulüp üyeliğinden istifa edecekti. İnfial hâli bir türlü dinmediği, günden güne artan bu gerilimli atmosfere büyük yazar Peyami Safa da dahil olur. Mehmet Ali Gökaçtı’nın naklettiğine göre Safa’nın yaşananlara tepkisi “Galatasaray’da cumhuriyet ilanı zamanı gelmiştir” şeklinde gazetelerde yer bulmuştu.

Yönetimin itidal çağrıları yanıt bulmamış ve çoğunluğu İş Bankası çalışanı olan grup istifa etmiştir. Bu ayrılık başka manalara da gelmektedir. İstifa edenler Celal Bayar etrafında birleşerek yeni bir kulüp kurmanın hazırlıklarına başlayacaklardır. Bu çalışmalar sonucunda Sarı-Kırmızı adında mutabık kalınır. Ne var ki üstteki paragrafta olduğu gibi Sarı-Kırmızı Galatasaray’ı çağrıştırmaktadır. Sarı-Kırmızı adıyla Fenerbahçe ile 2 maç yapan ve Sarı-Kırmızılıların -Galatasaray- tepkisini çeken çiçeği burnunda kulüp daha önce kurulan Sarı-Kırmızı isimli avcılık kulübü gerekçe gösterilerek ismini değiştirmek zorunda kalacaktır. Her ne kadar yeni isimde sarı ve kırmızı yoktur ama çağrışım olarak mevcudiyetlerini sürdürmektedirler. Yeni isim kırmızı ve sarı rengi çağrıştıran Ateş-Güneş’tir. Daha sonra ateş ismi silinecek -bir iddiaya göre Atatürk’ün teklifiyle- Güneşspor isminde karar kılınacaktır.

Oyuncularının ekserisi eski Galatasaraylılardan oluşan Güneşspor kulüp başkanlığına da Atatürk’ün yakın arkadaşı ve yaveri Cevat Abbas Gürer’i de getirmiştir. Gökaçtı’nın deyimiyle muhaliflerin sembol ismi olan Eşref Şefik de yönetim kurulundadır. Genelde Atatürk’e yakın kişilerden oluşan kulüp yönetimi ardı ardına hamleler yapar, Taksim stadının %25 hissesi alınır, Sıraselviler’de 5 katlı bina, Tenis kortları, İstinye’de denizcilik tesisleri alınır, ilginçtir kulüp binasında Fenerbahçelilere tahsis edilmiş oda bile bulunur. Atatürk birkaç kez kulübü ziyaret eder hatta bir keresinde şahsi görüşmelerini dahi kulüp lokalinde yaparak kulübü sahiplendiğini gösterir. Güneşspor 5 senelik ömrüne İstanbul ligi şampiyonluğu ve İstanbul’un büyük takımlarına karşı aldığı sansasyonel galibiyetler sığdıracak 1938 yılında tüm faaliyetlerden çekilecektir.

20 Temmuz 1934 tarihi Eşref Şefik’in Türkiye’de yine bir ilke öncülük ettiği tarihtir. Şefik mutadı üzere yine mikrofon başındadır. Fenerbahçe’nin Wiener Athletiksport Clup’la yaptığı dostluk maçı Türkiye’deki ilk naklen maç yayınıdır. Şunu da eklemek gerekir ki ilerleyen yıllarda Şefik’in anlatmaktan keyif alacağı yayınlar futbol karşılaşmaları değil güreş ve boks yayınları olacaktır.

Eşref Şefik’in 20’lerden başlayıp ebediyete intikal edene dek Türk basın ve radyoculuk alemindeki mümtaz yeri sebebiyle bu konulara alaka duyanların anılarında canlı ve belirgin bir şekilde yer bulması doğaldır. Ama onunla alakalı en ilginç bilgiye Mina Urgan’ın anılarında tesadüf ediyoruz; Mina Hanım, hatıralarında bizzat Eşref Şefik’in ağzında dinlediği hadiseyi şu şekilde anlatıyor:

“Eşref Şefik hastaymış; onu yoklamaya gelen Necip Fazıl’a ilaç alması için, bir miktar para vermiş.

Necip Fazıl, ilaçları hemen alacağını söyleyip, evden çıkmış. Eşref Şefik beklemiş beklemiş, ne ilaçlar varmış ortada, ne de Necip Fazıl. Sabaha doğru, bir lâzımlığı çişle doldurmuş; ateşi çok yükseldiği halde, pencerenin önünde pusu kurmuş; lâzımlığı kumarhaneden eli boş dönen Necip Fazıl’ın başından aşağı boca etmiş.”[6]

 

Bu ilginç ve nev-i şahsına münhasır İstanbul beyefendisi tüm pehlivan tefrikası yazarları gibi abartıya meyyal bir üslubu tercih etmekteydi. Halun Taner’in “sevimli abartı” diye tasvir ettiği durum yine usta kalemin Eşref Şefik’i anlattığı satırlara şu şekilde yansımıştı:

 

“Tabii, bu konuşmaya kendi kattığı bazı trükler de yok değildi, sesinin tonunu alçaltıp kısarak, konuştuğuna bir sır havası verip önemseterek en basit şeyleri öyle bir dikkatinizi çekerek anlatırdı ki, sonunda çoğu zaman söylenenin önemsizliği ile, söyleyişin aşırı önemser tonu arasındaki çelişkiye gülümsemekten kendinizi alamazdınız. Her şeyi anlatışın tadına bağışlardınız. Anlattıklarının ve iddiacı yorumlarının hepsinin gerçeği tutması da gerekli değildi. Evliya Çelebi’nin anlattıklarının içinde de gerçeğe uymayan neler vardır. Bunları saptamaya, ayırmaya, ayıklamaya kalksanız o caaanım anlatının canına okursunuz. Eşref Şefik konuşurken de eleştiri ve sağduyu hassanızı bu tatlı ninninin temposunda biraz uyutmanız, hiç değilse üstadın tatlı akışını kesmemek için ona birkaç dakika tatil vermeniz iyi olurdu. Carpentier’nin aparkatının bir öküzü bayıltamayacağını, Kurtdereli’nin Paris’te bir arabayı tek elle kaldırışını inandırıcı bulmadığınızı, hele hele Marmara’nın lüfer bölgeleri konusunda onun bir dogma kesinliği ile koyduğu esasların kendi deneyimleriniz ya da profesyonel balıkçıların sözleri ile çeliştiğini söylemeniz üstadın keyfini de, konuşma hevesini de bir anda kesebilirdi.”[7]

 

Türk gazeteciliğinin pirlerinden Şemsi Sılkım ise bir yazısında Eşref Şefik’in ağzından bu sevimli abartıya şu şekilde misal vermişti:

 

“-Cihan pehlivanı havada uçuyor… Bir iki üç derken, kafasını sırf bu müsabaka için ustura ile kazıtmış, üçgen vücutlu Mersinli, Yunanlıya öylesine Tayyare oyunu yaparak mindere çarptı ki, Cim Londos kendisini Tayyare sandı, inecek meydan bulamayınca sırtüstü yattı… Yerden yıldızları saymaya başladı… Sonra da Mersinli Ahmet, kolundan bir kavrayıp ayağa kaldırdığında, hakemin yanında olduğunu fark etmeyen Cihan Şampiyonu Yunanlı, Mersinli’nin dazlak kafasından öperek hakemin yerine Mersinli Ahmet’in elini havaya kaldırarak rakibini tebrik etti..” [8]

Eşref Şefik enfes üslubunun kitap kağıdıyla okuruyla bulaştığı eserler yine pehlivanlarla alakalı olmuştur. O akıcı üslupla yazdığı Baş Güreşler adlı eseri konunun meraklılarının başucu eserlerinden biri olmuştur.

Bu enfes anlatının girizgahına

 

“… nakledeceğim güreşlerin tarafsız ihtiyarlarca görülmüş[9] veya onlara inanılır kaynaklardan nakledilmiş olmasını bu kitabın esas maksadı olarak kabul ettim. Sözün kısacası, anlatacağım güreşleri nakledenlerin hikâye tarzlarına sadık kalarak, pehlivanlık tarihimizin hakiki değer arz eden sayfalarını yani, iyice bilinen baş güreşleri anlatacağız”

Başladıktan sonra kitabın finalini şu şekilde yapmıştı:

“Mübalâğaya ve hayal mahsulü tafsilâta kaçmadan, kabil ol­duğu kadar güvenilir kaynaklara dayanarak yazdığımız şu kita­ba son verirken Türk pehlivanlığının dürüst mücadelesinin asil ve kudretli örneklerini Frenklere de göstermiş olan baş pehli­vanlarımızın her birine Tanrının gani gani rahmetini niyaz ey­leriz.”

Bu kelam ve kalem üstadından ne yazık ki bugünlere çok fazla intikal eden belge mevcut değil. Hayatının son döneminde inzivaya çekilen ve Marmara Adası’na yerleşen bu unutulmaz şahsiyetin harikulade keyifli metinlerinden birine Mehmet Yüce’nin Ale’l-Itlak Baldırı Çıplak kitabında tesadüf ediyoruz. Türk sporu tarihi ile alakalı aşılmaz çalışmalar yapan Mehmet Yüce bu kıymetli eserinde Eşref Şefik’in de metinlerine yer vererek adeta ağzımıza bir parmak bal çalıyor. Türk boksunun gelişmesinde önemli katkıları olan federasyon başkanlığı dahi yapmış olan Eşref Şefik’in Londra sokaklarında bir İngilizle olan boks macerası o eşsiz anlatımla şu şekilde yansıyor Mehmet Yüce’nin kitabına:

“Oksford (Oxford) caddesi denilen uzun sokakta dalgın dalgın geziniyordum. Londra’da böyle -fıstıkî makam- dolaşılmıyor. Bilhassa iş saatlerinde herkesin acele yürüyüşüne aşağı yukarı uyacak şekilde adım atmalı ki, sokakların cereyanı aksamasın. Hâlbuki ben Beyoğlu’ndan kalma bir itiyâtla o kalabalık umumî caddede piyasa eder, camekânların önünde dakikalarca durup hârikulâde fanilalardan yapılmış İngiliz gömleklerini seyrederdim.

Bir akşam yine böyle fıstıkî makam bir gömlekçinin vitrinine dalmıştım. Bari derli toplu dursam haydi ne ise, fazla olarak sağ ayağımı da geriye doğru açmışım. O şekilde başımın ve gövdemin hizasına göre yanımdan geçen insanlara geriye doğru açılmış bacağımla tabîî bir çelme uzatmış oluyordum. Birkaç dakika öylece dalmış kalmışım. Birdenbire biri sağ ayağıma takıldı ve sür’atli yürüdüğü için fazla sendeledi, âdeta tepe üstü balıklanacaktı. Ben sağ ayağımın üstünden balıklanan adamdan af dileyeceğime hâline güldüm. Kuru, çöp gibi, lacivert elbiseli İngiliz de döndü bana sert sert baktı. Dövüş meydanına salıverilmiş horozlar gibi ayak parmaklarım üstünde bir dikildim. Kaşlarımı çatarak, hâlimle herifi yıldırmak istedim. Herif o tavrımı görünce İngilizce sert sert bir şeyler söyledi. Ben de eski şirket kaptanlarından mavnacılara savrulan küfürlerden birkaç tanesi ile mukabele ettim. O çöp gibi İngiliz bir saniye durur gibi oldu. İşini gücünü bırakıp benimle boğazlaşmakla, kavgadan vazgeçmek arasında tereddüt geçiriyordu. Ben o duraklamasını da korktuğuna hamlederek adamakıllı kabarmıştım. Herif birdenbire kızardı. Kararını vermişti. Benimle kozunu yumrukla paylaşacaktı.

Londra’da âlât-ı câriha [kesici aletler] kullanmadan ve sokaklarda mürur ü ubüra [gelip geçenlere] mâni olmadan yumruklaşmanın kanûnen bir cezası yoktur. Tenhâ köşelerde hatta polisler bile gelip sokak kavgalarını seyrederler. Ta ki birinden biri ye­re yuvarlanıncaya yâhût kan çıkıncaya kadar…

İpince İngiliz bana: ‘Geliniz,’ dedi. Kalabalık Oksford caddesinden tenhâ bir sokağa saptık. Yanyana yürürken salonlarda öğrendiğim yumrukları İngiliz’in kupkuru suratında nasıl patlatacağımı düşünüyordum. Herifin çöp gibi boyu­na poşuna bakmayarak ‘Tam benim için, amma da kötekleyeceğim bu İngiliz’i’ diyordum. Tenhâ sokakta herif birdenbire durdu. Her ne kadar olsa bu­rada alışmıştık. Söz yumruk girişmeden evvel de iki kere bir ağız kavgası da­ha yapıp bazen de seyirciler mâni olacağı zaman ‘Tutmayın beni, şu keratayı bir yumrukta haklayayım,’ gibi etrafa palavra savururduk. Hâlbuki herif birin­ci yaptığımız ağız kavgasını kâfi görmüştü. Tenhâ sokağa girip bana bir Hay­di!’ demesi ile ceketim aup çenemin üstüne demir gibi bir yumruk aşk etme­si bir oldu. Nereden geldiğimi şaşırmıştım. Gözlerimin önünde kırk şimşek bir arada çakmıştı Etrafımıza birçok insanların biriktiğini, bizi teşvik ettiklerini hayâl meyâl fark ediyordum. Yiğitliğe çamur sürmemek için “Ya Allah” diye bir soğancı yumruğu da ben aşk etmek istedim Fakat herif atik bir adımla geri sıçrayarak ikinci müthiş yumruğunu da yine çeneme yaptırmıştı Yere yuvarlandım. Başucumda kalkmamı bekleyen o çöp gibi İngiliz’in boyu gözümde adamakıllı uzamıştı. Herifi minare kadar uzun görmeye başlamıştım. Bizi seyre koşan İngiliz çocukları etrafımızda bir halka yapmışlardı. Hep bir ağızdan beni teşvik ediyorlardı. Utanmam, sersemliğim tamam geçmeden yerimden fırlayarak herifin üzerine atıldım. Epey boğuştuk. Bilmem ne kadar sonra yan baygın bir hâlde uzandığım kaldırımdan beni yine o çöp gibi İngiliz tuttu kaldırdı. Elimi sıktı, hemen yakındaki bir köşe barına soktu. Üstümü başımı fırçalattı, yüzümü yıkattırdı. Biraz kendime gelince;

 

– Bu mesele burada kaldı. Aramızda hiçbir kin yoktur, dedi.

 

Sonra da karşılıklı birer kadeh bira ısmarladı. İngiltere’de dövüşlerde birinden biri benim gibi adamakıllı ıslatıldığı vakit barışarak birer içki ikram etmek âdetmiş. Herif hem bizi sopalamış, hem de bir kadeh biramızı içip gitmişti.”[10]

 

 

 

 

 

[1] Dinleyiciler.

[2] Eşref Şefik’le alakalı hatıra ve yazıları okurken nu süt içme meselesinin farklı versiyonlarıyla karşılaştım. Kimisi ve bana göre en makulü herkesin bildiği mamul olan süt, güreş yazarı Ali Gümüş ve Şemsi Sılkım da Şefik’in “Hele bir sütümü içeyim” dediğini naklediyor. Haldun Taner ise Şefik’in “izninizle anasonlu sütümü içeyim” dediğini naklediyor, https://tarihinhabercisi.wordpress.com/2014/09/05/06marmaranin-unluleri/ adlı sayfada ise Eşref Şefik’in cümlesi şu şekilde yer buluyor: “Efendim boğazım kurudu, müsaadenizle şu arslan sütünden bir yudum alayım.”

[3] İlginç bir şekilde bu seride anlatmaya çalıştığımız pehlivan tefrikası yazarlarının dördü de Osmanlı Devleti’nin son döneminde ve Cumhuriyet Türkiye’sinde bazı yeniliklerin öncüleri olmuşlardır. Sözgelimi Eşref Şefik Bey ilk radyo anonsunu yapmıştır, ilk canlı maç anlatımı yine ona aittir. Türkiye’de boks sporunun gelişmesine mühim katkıları olmuştur. Murat Sertoğlu gazetelerde tam sayfa spor sayfası geleneğini başlatan gazetecidir. Celal Davut Arıbal Türkiye’de arıcılığın ilk uygulamalarını gerçekleştirmiş ve soyadını dahi bundan almıştır. Sami Karayel izcilik konusunda memleketin akla gelen ilk isimlerindendi ve izci rehberi aldı çeviri çalışması mevcuttu ki bu da memlekette bir ilkti.

[4] Mehmet Ali Gökaçtı, Bizim İçin Oyna Türkiye’de Futbol ve Siyaset, İletişim Yayınları, 2018, s.120-121.

[5] Mehmet Yüce, İdmancı Ruhlar / Futbol Türkiye Futbol Tarihi 2. Cilt, Tarihimizin Klasik Devreleri: 1923-1952, İletişim Yayınları, 2015, s.291.

[6] Mina Urgan, Bir Dinozorun Anıları, Yky, 2019, s.

[7] Haldun Taner, Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, YKY, s.205.

[8] Şemsi Sılkım, Balığı kavağa çıkaran radyocu: Eşref Şefik, Yeniçağ Gazetesi, 16.01.2001.

[9] Pehlivan tefrikalarının ana kaynağı Suyolcu Mehmet’i kastediyor olmalı.

[10] Mehmet Yüce, Ale’l-Itlak Baldırı Çıplak Hatırat, Makalat, Mülakat, İletişim Yayınları, 2018, s.455,456,457.

Comment here