Askeri Tarih

Asker ve Siyaset

Bu makaleyi 10 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Onur Can Aktaş

İttihat ve Terakki yönetimi -yakın tarihin sırtlarına yüklenen diğer pek çok günahı yetmezmiş gibi- darbe kültürünü yaratmakla da itham edilir. Bizse bu yazımızda, İttihatçıların darbe kültüründeki payının ne olduğunu sorgulayacağız. Dönemin şartları göz önünde bulundurulmadan getirilen diğer eleştirilerde olduğu gibi ‘Acaba bu konuda da mı haksızlığa uğruyorlar?’ sorusunun cevabını vermeye çalışacağız. Tarihimizden, kısa ve öz bir yolculuğun ardından tabii ki…

Savaş siyasasını yürütmek üzere var olan ordunun, ülke siyasetine müdahalesi; bütün devlet ve toplumlar için, üzerinde durmaya değer bir husustur. Bizde bu tür müdahaleler, hemen hemen herkesin asker olduğu dönemlere kadar uzanır. Mete, Hun tahtını; Bilge Şad ise kardeşi Kül Tegin’in desteğiyle Göktürk tahtını, bir tür askeri müdahale sonucu ele geçirmiştir. (Taşağıl, 2014 :  56, 166) Şu bir gerçek ki Türklerde ordular, kudretli ve cesaretli liderlerin arkasında durur. Yine Selçuklu tahtını, yeğeni II. Melikşah’ın elinden zorla alan Muhammed Tapar (Kafesoğlu, 1972 : 74) ve Memlûk tahtını, zorlu Kutuz’un elinden alan Baybars da (Kanat, 2001 : 31) bu türde liderlerdi. Kendi hükümranlıklarını, kabul ettirmişlerdi.

Karizmatik liderlerin orduyu arkasına alarak tahtı ele geçirmesine, Osmanlı tarihinde de denk gelmek mümkündür. İlk Türk Halife olacak Şehzade Selim’in; Osmanlı kara kuvvetlerinin en güçlü piyade birimi Yeniçeri Ocağı’nın desteğiyle babası Sultan II. Bayezid’i tahttan feragat etmeye mecbur bırakması, bunun en bilindik örneğidir. Doğrusu, ocağın bu tür konularda muktedir olduğu açıktır. İstanbul’un Fatihi’nin ilk taht tecrübesi de bir Yeniçeri isyanıyla son bulmuştu. Yerini küçük yaştaki oğluna bırakıp Manisa’da inzivâya çekilmiş bulunan II. Murad, bu olaydan sonra tekrar Edirne tahtına oturmuştu. (Afyoncu vd, 2010 : 14-15) Ataları Yıldırım Bayezid Han, Cem Sultan ve Yavuz Sultan Selim Han gibi atik bir görünüm çizen Maktûl Şehzade Mustafa bu ocağın göz bebeğiydi. Konya Ereğlisi yakınlarındaki ordugâhta, babası Kanuni Sultan Süleyman Han’ın otağında başına geleceklerden haberdâr olsa ocak amirlerine vereceği tek bir emir, Türk Asrı’nın ve tarihin seyrini değiştirebilirdi.

17. Yüzyılda ise Genç Osman, bir grup Yeniçeri ile Sipahi’nin müşterek ayaklanması neticesinde tahtından ve canından olmuştu. (a.g.e. : 62-71) Ordunun en etkili olduğu bu dönemde tahta çıkan, Anadolu Türk tarihi ve hatta bütün Türk tarihinin en otoriter ismi IV. Murad ipleri eline aldığında, demir yumruğunu; iktidarının tüm gölgelerine olduğu gibi, ordunun bu iki birimine de indirmişti. Bu süreçte, Türkmen süvarilerden müteşekkil Kapıkulu Sipahileri ile devşirme piyade Yeniçerileri birbirlerine karşı denge unsuru olarak görüyordu. Orduya karşı, yine orduyu kullanıyordu. Yaklaşık iki yüzyıl daha taht oyunları oynamaya devam eden Yeniçeri ve Sipahiler, Sultan II. Mahmud’un karşı hamlesiyle tarihe karışacaktı. Yakın dönemde temelleri atılmış bulunan modern askeriyeyse, ileride benzer rolleri oynayacaktı.

20. Yüzyılda, anayasal düzende, ordunun bu kez; hükümet ve meclis müdahaleleri görülmeye başlanacaktı. Rejim değişiklikleri bile, başta ordu mensuplarınca gerçekleştirilecekti. 27 Nisan 1909 ve 1 Kasım 1922’deki saltanat müdahale ve tasfiyesi kararlarını verenlerin elinde de ordunun yaptırım gücü vardı. II. Meşrutiyet pek çok konuda olduğu gibi, askeri müdahaleler ile de Cumhuriyetin deneyim merkeziydi. Sırasıyla 1971 ve *1997’de (*28 Şubat Kararları, dönemin bazı çevrelerince muhtıra niteliğinde kabul edilmiştir.)gördüğümüz muhtıraların da, 1960 ve 1980’de gördüğümüz ihtilallerin de ilk örnekleri yaşanmıştı o dönem. Ancak sözünü ettiğimiz muhtıra meclisi de dağıtacak, ihtilalse direkt olarak hükümet binasında gerçekleşecekti.

Ordunun hiç olmadığı kadar siyasallaştığı bir dönemdi. Hürriyet ve İtilaf Partisi, İttihat ve Terakki’ye muhalefetin odağı konumundaydı. 16 Temmuz 1912’de verdikleri bir muhtırayla, meşhur ‘Sopalı Seçimler’in galibi İttihatçıların desteklediği kabineyi istifaya zorlayan ‘Halâskâr Zâbitân’ yani ‘Kurtarıcı Subaylar’ bu partinin ordudaki destekçisiydi. (Erdem, 2019) Bu grup, Askeri Şuraya ve Meclis-i Mebusan’a da tehdit mektupları yollayacaktı. (Olgun, 2017) Sonuç olarak yalnızca hükümet değil, meclis de dağıtılacaktı. Ülkenin çökme tehlikesiyle karşı karşıya olduğundan söz ederek harekete geçmişlerdi. Yaşanan bu sürtüşmeler, Balkanlar kaynamaktayken gerçekleşmişti. Sonuçları da ağır olacaktı. Yanlı – yanlış aktarımlarla, Birinci Balkan Harbi’nin tamamının İttihat ve Terakki iktidarında verildiği sanılır. Oysa ki savaş öncesi verilen söz konusu muhtıradan, 23 Ocak 1913’teki Bab-ı Ali baskınına dek İttihat ve Terakki muhalifi hükümetler görev yapmıştır. Kuşkusuz dönemin kabineleri ve üst düzey kurmayları çok kötü bir sınav vermişlerdir. Muharebeler ve bölgeden göçler esnasında, çok sayıda can kaybı yaşanmıştır. Neredeyse tamamı elden çıkan Avrupa Türkiyesi, Nisan 1913’teki ateşkesin ardından Çatalca’ya kadar gerilemiştir.

16 Temmuz Muhtırası’na kıyasla çok daha fazla şöhrete sahip Bab-ı Ali Baskını ise eski payitaht Edirne’nin, Bulgaristan’a terk edilmesinin söz konusu olduğu günlerde 23 Ocak 1913’te, o esnada mesaide olan hükümete karşı gerçekleştirilecektir. Bu açıdan, Cumhuriyet tarihindeki örneklerinden ayrılır. Üstelik kan da akmıştır. Şüphesiz, zafer sarhoşu Balkan devletlerinin birbirlerine düştükleri sırada; Edirne, Kırklareli ve Dimetoka’nın yeniden zapt edilerek 1913 Temmuzu’nda Doğu Trakya’nın kurtarıldığı İkinci Balkan Harbi öncesi, bir dönüm noktası yaşanmıştır burada. Fakat bizim, askeri müdahalenin iyisi – kötüsü ayrımı yapacak hâlimiz yok. Derdimiz tarihin bir kısmının aydınlatılırken, hâlâ bazı kısımların loş kalmasından rahatsızlık duymamızdır. Eminiz ki bütün okuyucularımız; hükümet binasının basıldığını bilir ama birkaç ay önce, muhtıra ile bir hükümete el çektirilip meclisin dağıtıldığından herkes haberdar değildir. Mütareke İstanbulu’nda çıkış yolu arayan Milli Mücadele liderlerinin, sadrazamı kaçırmaya ve hatta padişahı devirmeye yönelik ihtilalci fikirleri de (Orbay, 1993, C.1 : 231-232) göz ardı edilir.

Görüldüğü üzere.. o kaotik dönemin şartları göz önünde bulundurulmadan getirilen eleştiriler, haksız olabilmektedir. Bir devri anlatırken tam ve doğru aktarmak, eleştirirken ise dönem şartlarını göz önünde bulundurmak, en sağlıklı olanıdır. Tarih şuuruna sahip bir toplum hâline geldiğimizi görmek dileğimle…

 

KAYNAKÇA

Afyoncu, E, Önal, A, Demir, U. (2010) ‘’Osmanlı İmparatorluğu’nda Askeri İsyanlar ve Darbeler’’ , Yeditepe Yay. İstanbul

Kafesoğlu, İbrahim (1972) ‘’Selçuklu Tarihi’’ , Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yay. İstanbul

Kanat, Cüneyt (2001) ‘’Baybars Zamanında Memlûk – İlhanlı Münasebetleri (1260 – 1277)’’ , Tarih İncelemeleri Dergisi 16 / 1: 31-45 

Orbay, Rauf (1993) ‘’Cehennem Değirmeni (Siyasi Hatıralarım)’’ , Cilt 1, Haz. : Sümer Kılıç, Emre Yay. İstanbul

Taşağıl, Ahmet (2014) ‘’Kök Tengri’nin Çocukları’’ , Bilge Kültür Sanat Yay. İstanbul

Erdem, Tevfik (2019) ‘’Türkiye’de Darbe ve Müdahalelerin Kısa Tarihi’’ , Stratejik Düşünce Enstitüsü (e.t. : 1 Eylül 2020) https://www.sde.org.tr/tevfik-erdem/genel/turkiyede-darbe-ve-mudahalelerin-kisa-tarihi-kose-yazisi-10443

Mahmud II’ , ‘Murad IV’ , ‘Mustafa Çelebi’ & ‘Sipahi’ maddeleri , TDV İslam Ansiklopedisi (e.t. : 1 Eylül 2020) islamansiklopedisi.org.tr    

Olgun, Kenan (2017) ’’Osmanlı Devleti’nin 28 Şubat’ı : Halaskar Zabitan’’ , Beyaz Tarih (e.t. : 1 Eylül 2020) https://www.beyaztarih.com/osmanli-tarihi/osmanli-devletinin-28-subati-halaskar-zabitan

Comment here